Pazartesi, Mart 11, 2019

Fitbol Dergi

Suriye Savaşı ve Futbol

Kalesini Terk Ettiği Halde Boşa Çıkmayanlar

Haziran 2009. Suriye futbolunun bayrak kulüplerinden Karama, İttihad ile şampiyonluk maçına çıkıyor. Lazkiye stadyumu tribünlerindeki 30 bin Suriyeli’nin büyük çoğunluğu üç yıldır şampiyon olan Karama’nın arka arkaya dördüncü şampiyonluğunu kutlamak için orada. İki takım arasındaki rekabet futboldan öte anlamlar taşıyor zira Karama Humus’un, İttihad ise Halep’in takımı ve bu maç adeta bir derbi niteliğinde. Karşılaşmanın ilk 20 dakikası başa baş geçiyor fakat 22. dakikada gelen penaltı golüyle İttihad 1-0 öne fırlıyor. Karama 71. dakikadaki beraberlik golünün ardından da baskısını sürdürüp maçı da mucizevi bir şekilde 90+5’te gelen galibiyet golüyle kazanıyor. Bu maçla şampiyon olan Karama, aynı sezon Suriye Süper Kupası’nı kazanıp AFC kupasında da final oynadı ancak bu tarihten sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı…

O sezon Karama kadrosunda üç kaleci bulunuyordu. Cihad Katsab, Suriye Milli Takım kaptanlığına kadar yükselmiş ve uzun yıllar çeşitli takımlarda forma giydikten sonra geldiği Karama’da şampiyonluklar yaşamış bir kaleciydi. Şampiyonluk maçında kaleyi koruyan Musab Balhus ise adeta bir Karama efsanesi. 2002-2011 yılları arasında aralıksız formasını giydiği Karama’da 200’den fazla maça çıkmış, kulübün, şehrin ve ülkenin futbol ikonlarından biri haline gelmişti.

İki tecrübeli ismin arkasında forma şansı bekleyen biri daha vardı ki O’nun meziyetleri saymakla bitmezdi. Abdulbasit Sarut, 92 doğumlu olmasına karşın ülkenin en yetenekli genç kalecisi olarak nitelendiriliyor ve Suriye genç milli takımlarında çeşitli başarılara imza atıyordu. Yanı sıra Sarut’un sesi de, adaşı ve gelmiş geçmiş en iyi hafız ve Kur’an kârisi olarak kabul edilen Mısırlı Abdulbasit Abdussamed kadar güzeldi. Sarut, bu özelliği ile de dikkat çekiyordu. Humus şehri, bu üç özel insana sahip olduğu için şanslıydı. Fakat rejim karşıtı gösterilerin ilk kıvılcımının çakıldığı ve “Devrimin Başkenti” olarak anılan Humus’un şansı, kısa sürede tersine döndü ve şehir, savaşın acımasız yüzüyle karşı karşıya kaldı.

Suriye Savaşı ve Futbol

Mart 2011. Ülkedeki şartlardan memnun olmayan Suriyeliler, Arap Baharı’nın da etkisiyle çeşitli yer ve zamanlarda toplanıyor, rejimi protesto ediyordu. Gösterilere katılım giderek arttı ve bir süre sonra onbinlere ulaştı. 20 milyon Suriyeli, önce Esad karşıtları ve Esad yanlıları olarak ikiye bölündü. Ardından Esad karşıtları da kendi aralarında bölünmeye başladı. Bu sebeple ülkede “ortak” yapılan hiç bir şey kalmamıştı. Futbol da bu durumdan fazlasıyla etkilendi. Lig maçları iç savaş sebebiyle sağlıklı ortamlarda yapılamamaya başladı ve 2010-2011 sezonu iptal edildi. Devrime destek veren şehirlerin takımlarında forma giyen futbolcular direnişe katıldığından buralarda futbol büyük yara aldı.

Savaş öncesinde popüler futbol yıldızları olan onlarcası mülteci konumuna düşerek ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bazı futbolcular doğrudan cephelerde bazıları ise evlerinde, sokakta ya da herhangi bir yerde kimin tarafından yapıldığı belli olmayan saldırılarda hayatını kaybetti. Hayatta ve ülkede kalanların büyük kısmı formasını giydiği takımlar tarafından kendilerine ödeme yapılmadığı için futbolu bıraktı. Suriye milli takımı 2014 Dünya Kupası elemelerinden diskalifiye edildi ve tarihinde ilk kez FIFA Dünya sıralamasında 152. sıraya kadar düştü.

Abdulbasit Sarut

Haziran 2011. Suriye 23 yaş altı milli takımı Londra Olimpiyatlarına hazırlanıyordu ve eleme maçları için açıklanan kadro bir eksikle çalışmalarını sürdürüyordu. Abdulbasit Sarut, rejim güçlerinin, memleketi Humus’ta yapmış olduğu saldırılardan dolayı kampa katılmamıştı. Sarut, bir süre sonra futbolu da bıraktı ve yerel direnişe katıldı. Güzel sesini, Özgür Suriye Ordusu’na moral-motivasyon olarak kullanmaya karar verdi. Bir dönem Asya’nın en iyi ikinci genç kalecisi seçilen Abdulbasit, sabah sedyeyle yaralı taşırken öğlen çatışmalara giriyor, akşamsa muhalif askerlere moral olsun diye sözlerini kendi yazdığı şarkılar söylüyordu. Sarut, bir tribün amigosu gibi insanları yönetmeye başlamıştı. Saygınlığı giderek artıyor, gün geçtikçe bir kahramana dönüşüyordu. Videoları internette yayıldıkça Abdulbasit miti daha da güçleniyordu.

Rejimin baş düşmanı haline gelmesi fazla uzun sürmedi. Rejim kontrolündeki federasyon tarafından futboldan ömür boyu men edildi. Başına 2 milyon Suriye lirası ödül kondu. İki suikast girişiminden ve bir bombalı saldırıdan sağ kurtulmayı başardı. Dört erkek kardeşi ve amcası rejim saldırılarında hayatını kaybetti ama Abdo, mücadelesini bırakmayı bir an olsun düşünmedi. İki kez ciddi şekilde yaralandı. Zaman zaman hakkında terör örgütü Daeş’e katıldığına dair iddialar ortaya atılsa da Sarut, futbol formalarını ve FIFA kurallarını uyguladıkları için hakemliği yasaklayan Daeş saldırısına bile maruz kaldı. “Futbolcu olduğum için dünyanın her yerini dolaştım. Fakat bana kalırsa özgürlük rahat seyahat etmek değil, düşünce ve ifade hürriyetidir” diyen Sarut’un, varoluşunu yasaklarla açıklayan bir terör örgütüne katıldığına inanan var mıdır sahiden?

Musab Balhus

Sarut’un futboldan men edilmesi, rejimin, devrim yanlısı popüler isimlere yönelik saldırılarının ilki değildi, şüphesiz son da olmayacaktı. Esad’a bağlı güvenlik güçleri, yaklaşık 10 yıldır Karama forması giyen milli kaleci Musab Balhus’u, muhalifleri maddi olarak desteklediği gerekçesiyle 2011’in Ağustos ayında tutukladı. Başta takım arkadaşı Sarut olmak üzere binlerce Suriyeli Balhus’a destek verdi ve bir an önce salıverilmesi talebiyle gösteriler düzenledi. Ancak rejim tarafından tutuklananların çok azı zarar görmeden geri dönebiliyordu ve Musab Balhus’un akibetine dair kimse bilgi vermiyordu. Balhus, deyim yerindeyse kayıplara karışmıştı. Birkaç ay sonra birden bire ortaya çıkıp milli takım kampına katıldı, ardından Balhus’un o sezonu Esad kontrolündeki Şam takımlarından Wahda’da geçireceği “resmi” olarak açıklandı. Balhus, takip eden üç sezon Kuveyt ve Umman takımlarında forma giydi.

Cihad Katsab

Tüm bunlar olurken, rejimin en karanlık binalarından biri olan ve gerek insan hakları örgütleri gerekse eski (hayatta kalabilmiş) mahkumlar tarafından “dünya üzerindeki en berbat yer” olarak nitelenen Şam yakınlarındaki Sednaya askeri hapishanesinde her gün onlarca mahkum işkence sonucu hayatını kaybediyordu. 2014’ün yaz aylarında muhalefeti örgütlediği iddiasıyla göz altına alınan ve bu utanç çukuruna atılan Cihad Katsab ise hücre arkadaşlarının moralini biraz olsun düzeltebilmek için onlara forma giydiği büyük maçlarda yaptığı kurtarışları anlatıyordu. En azından oradan kurtulabilenlerin, ailesine ve sevenlerine söylediği buydu.  Katsab, ülkenin sevilen futbol figürlerindendi ve yıllarını üç direk arasında geçiren bu adamın şimdi dört duvar arasında olması rejim yanlılarına bile mantıklı gelmiyordu. Katsab terörist değildi, evrensel hukuk değerleri dikkate alındığında herhangi bir suç da işlememişti. Demek ki Katsab’ın orada bulunma sebebi, popülaritesi dolayısıyla kitleleri etkileme potansiyeline sahip olmasıydı. Kısacası, futbolcu olduğu için tutuklanmıştı Katsab.

Ekim 2016. Abdulbasit Sarut, herşeyini adadığı özgürlük mücadelesine devam ediyor. Rejimin hedefinde olduğu için sürekli yer değiştirmesi gerekiyor. Yine de bu durum, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye’ye gelip, yıllardır Suriye muhalefetini destekleyen Türkiye’nin ve Suriyeli mültecilere kucak açan Türk halkının yanında olmasına engel olmadı.

Musab Balhus, zorunlu sürgün gibi geçirdiği yıllardan sonra evine, Humus’a, Karama spor kulübüne geri döndü. Hapisten nasıl çıktığı ya da Suriye milli takımı 2012 Batı Asya Şampiyonası’nı kazandıktan sonra devlet başkanlığı sarayına gidip Esad ile tokalaştığında neler hissettiği bilinmiyor.

Cihad Katsab ise, Sednaya hapishanesinde maruz kaldığı sistematik işkence sonucunda hayatını kaybetti. Üçü de kaleyi terketti ama hiç biri boşa çıkmadı.

Not: Bu yazıda yer alan kişi ve olayların tümü gerçektir. Tıpkı son 5 yıldır Suriye’de yaşananlar gibi…

Futbol Sevinçle Güzel

Futbol Sevinçle Güzel

Amerikan futbolu ile bizim bildiğimiz ve sevdiğimiz futbol arasındaki farklar saymakla bitmez. Geçtiğimiz sezon başına kadar da bu iki sporun tek ortak noktası, kendi dilimizde her ikisine de “futbol” dememizdi. Ta ki bir gol sevinci okyanusu aşıp gelene kadar. O dönem Juventus’ta forma giyen Paul Pogba, attığı gollerden sonra ilginç ve daha önce görmediğimiz bir şekilde sevinmeye başladı. Yaptığı hareket, rekortmen Jamaikalı atlet Usain Bolt ve Fenerbahçeli eski futbolcu Daniel Güiza’dan aşina olduğumuz “ok” işaretine benziyordu fakat bunu yaparken yüzünü de, büktüğü dirseğinin altına gelecek şekilde koluna doğru eğiyordu. Üstelik bu vaziyette kalmayıp, başını ve kollarını hızlıca hareket ettiriyordu. Bu sevinç futbol severlerin büyük kısmı tarafından beğenildi ve herkes duruma çabucak adapte oldu. Pogba golleri attıkça hepimiz “şimdi o kendine has kutlamasını yapacak” diye beklemeye başladık. Peki neydi bu hareketin anlamı? Kaynağı kimdi? Nereden çıkmıştı? Sorularımızın cevabını almak için tekrar Amerika’ya uzanmamız gerekiyor.

Dab

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; Avrupa futboluna Pogba ile giren bu hareketin adı “Dab”. İlk olarak, Atlantalı hip-hop şarkıcısı Skippa da Flippa’nın “How Fast” adlı şarkısında ortaya çıkmış olmasına karşın, bir diğer Atlantalı hip-hop grubu olan Migos tarafından “Look at My Dab” şarkısı ile dünyaya tanıtıldı. Grup üyeleri Quavo ve Takeoff, Türkçeye, hafif bir kuvvet uygulayarak bastırma olarak çevirebileceğimiz “dab” kelimesini açıklarken, bu hareketin, şırıldamak anlamına gelen “babbling” kelimesi ile ses benzeşmesi sonucu türediğini söylemişlerdi. Belki Pogba yapmıyor ama orijinal dab dansındaki dalgalanma hareketi de buradan geliyor.

Cam Newton ve Dab Sevinci

Orijinali demişken, dansın hip-hop’ın yanı sıra spor dünyasında da popüler hale gelmesinin temel sebebi Amerikan Futbol Ligi (NFL) takımlarından Carolina Panthers’ın oyun kurucusu (QB) ve doğma büyüme bir Atlantalı olan Cam Newton. Yıldız futbolcu, takımı touchdown yaptığında dab dansını öylesine başarıyla icra ediyor ki, Migos grubu bir video hazırlayarak Cam Newton’ı resmi olarak Dab dansının babası (Dab Daddy) ilan etti. Newton’ın ardından NFL’de geçen sezonun başlarında Cincinati Bengals half beki Jeremy Hill de bu sevinci sergiledi. Onu ünlü NBA yıldızı Lebron James izledi. Hareket Avrupa kıtasına yayılmadan önce tenisçi Victoria Azarenka tarafından da kucaklandı. Dahası, siz bu yazıyı okuduğunuz sırada belki de çoktan seçilmiş başkan olacak Hillary Clinton bile katıldığı bir programda “Dab Dansı” yapmayı öğrendi. Popüler kültür yeni bir öğe daha kazanmıştı artık.

Baskı mı? Ne Baskısı?

İtalya’da Pogba, Fransa’da PSG’li futbolcular ve İngiltere Premier Ligi’nde ise geçtiğimiz yılın Ocak ayında Romelu Lukaku ve Jesse Lingard attıkları golleri Dab Dansı ile kutladı. Hareket öylesine popüler oldu ki EA Sports, dab sevincinin FIFA 17’de yer alacağını duyurdu. Dansın, genelde kendi içinde bir mantığı ve anlamı olan gol sevinçleri/kutlamaları arasında yerini almasının altında ise daha derin bir felsefe yatıyor olabilir. Sporcular, “baskıyı severim, baskı altında mücadele etmekten kaçınmam, baskı beni yıldırmaz ve tıpkı kayaların üstünden dalgalanarak/şırıldayarak akan su gibi baskıdan sıyrılabilirim” demeye çalışıyor olabilir mi? En azından tenisçi Victoria Azarenka için öyle. Zira bu hareketi sevdiğini söyledikten sonra yukarıdakilere benzer cümleler kullanarak, baskı altında daha iyi oynadığını anlatmıştı WTA turundaki bir maçının ardından.

Baskı ya da eski kullanımıyla tazyik, bir futbolcuyu çok zorlayabilir. Hele ki dünyanın en pahalı futbolcusuysanız. Manchester United formasıyla ilk golünü Eylül ayı sonunda atan Paul Pogba uzun bir süre boyunca dab dansı da yapamadı. Watford’a 3-1 kaybettikleri maçın ardından rakip takım kaptanı Troy Deeney ona nazire yaparcasına galibiyeti dab dansıyla kutladı. Belki de Ada’ya transfer olmayıp futbol hayatına Juventus’ta devam etmeli, böylece bu denli büyük bir baskıyla başa çıkmak zorunda kalmamalıydı. Bunun cevabını asla öğrenemeyeceğiz. Attığı golleri Amerikalı şarkıcı Drake’in “Hotline Bling” şarkısındaki dans figürüyle kutlayan Antoine Griezmann bu konuda ne düşünüyor acaba? Bu da başka bir yazının konusu olsun…

Kosova’nın Nihai Zaferi

Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesiyle ülkedeki etnik gruplar arasında ezelden beri yaşanan gerilimler yerini silahlı çatışmalara bırakmıştı. Bu çatışmaların birinde Sırp güvenlik güçleri, Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) kurucularından Adem Yaşari’yi öldürdü ve 15 ay boyunca devam edip Haziran 1999’da Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanmasıyla sona erecek olan Kosova Savaşı da böylece başlamış oldu. Silahlar sustuğunda binlerce sivil hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce insan mülteci konumuna düşmüş ve bir ülke tüm kurumlarıyla birlikte yıkılmış haldeydi. Futbol da bu yıkımdan fazlasıyla nasibini aldı. Komşu ülkelere iltica etmek zorunda kalan Arnavutlar ve Kosovalılar gittikleri yerlerde hayata tutunmanın yollarını ararken futbolla tanıştı. Bilhassa İsviçre’de, Avrupa futbol altyapısına dahil olan mülteci çocuklar yavaş yavaş piramidin tepesine tırmanmaya başladı.

Kosova 2008 yılında, tek taraflı olarak Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etti. 40’lı yıllardan beri Süper Ligi ve Futbol Federasyonu olan ülke, derhal FIFA’ya üyelik başvurusunda bulundu. Ancak FIFA, bu talebi, Kosova’nın “uluslararası toplum tarafından tanınan bağımsız bir devlet” olmadığı gerekçesiyle reddetti ve bu sebeple dostluk maçı bile oynayamayacağını açıkladı. Oysa Kosova, o tarihte Birleşmiş Milletler’e üye 192 ülkenin 51’i tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmıştı.

Spor ve siyasetin içiçe geçtiği bir dönemde Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkan Rusya ve Çin ile bağımsızlığı destekleyen Batı dünyası arasındaki ilişkilerin yumuşadığı 2012’de ise FIFA, dört yıl önce aldığı kararı düzeltti ve Kosova’ya alt yaş kategorilerinde, amatör ve kadın liglerinde uluslararası düzeyde oynama izni verdi. Ancak bu karar, Kosova Futbol Federasyonu’nu ve Kosova asıllı futbolcuları tatmin etmedi. Üstelik bu tarihte Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyan BM üyesi ülkelerin sayısı 97’ye yükselmişti. Eylül 2012’de eski Galatasaraylı Lorik Cana’nın öncülüğünde Xherdan Shaqiri, Granit Xhaka ve Valon Behrami, FIFA Başkanı Sepp Blatter’e hitaben yayınladıkları deklarasyonla, Kosova milli takımına dostluk maçları oynama izni verilmesini talep etti. Bu çağrı geç de olsa karşılık buldu ve FIFA, Şubat 2013’te Kosova’ya “resmi olmayan maçlarda” oynama kapısını açtı.

Kosova’nın Nihai Zaferi

Kosova, tarihinin, FIFA tarafından tanınan ilk maçında, 5 Mart 2014 tarihinde Mitorviçe Adem Yaşari Olimpiyat Stadyumu’nda Haiti ile karşılaştı. Tamamen dolu tribünlerde oynanan maç 0-0 sonra erdi. İki ay sonra aynı statta bu kez Kosova-Türkiye maçı oynandı. Karşılaşma 6-1 Türk milli takımının üstünlüğü ile sona erse de, Albert Bunjaku Kosova’nın ilk golünü atan futbolcu olarak tarihe geçti. Senegal’e 3-1 kaybedilen maçtan sonra Umman’ı 1-0, Ekvator Ginesi’ni de 2-0 mağlup eden Kosova, Arnavutluk karşısında bir başka tarihi maça çıktı ve sahadan 2-2’lik beraberlikle ayrıldı.

Avrupa futbolunda sesini duyurmaya başlayan Kosova’nın zirve yaptığı dönemse 2016 yazı oldu. Kosova kökenli bir çok futbolcu, İsviçre ya da Arnavutluk milli takımlarıyla Euro 2016’ya hazırlanıyordu. Şampiyonanın hemen öncesinde ise  Arsenal, İsviçre doğumlu Kosovalı bir Arnavut olan Granit Xhaka’yı transfer etti. Aynı günlerde Kosovalıları sevindiren bir başka spor olayı daha oldu ve UEFA, yıllar süren garabete son vererek Kosova’yı üyeliğe kabul etti. FIFA da aynı yolu izleyerek Kosova’yı tam üyeliğe kabul ettiğini açıkladı. Bu karar, Kosova’nın bundan böyle Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerine katılabileceği anlamına geliyordu.

Kararın hemen ardından oynanan Faroe Adaları maçını 2-0 kazanan Kosova milli takımı için artık tek hedef olarak, ilk resmi karşılaşmaya çıkmak kalmıştı. Bekleyiş fazla uzun sürmedi ve Dünya Kupası Avrupa elemelerinde Türkiye’nin de bulunduğu I grubu ilk maçında, Finlandiya ile Turku’da karşı karşıya geldiler. 1-1 sona eren tarihi maçta Kosova’nın golünü penaltıdan atan 23 yaşındaki Valon Berisha, hiç görmediği ülkesinin formasını giymek için Norveç milli takımını bırakmıştı. Tıpkı Arnavutluk’u bırakan kaptan Samir Ujkani ve İsviçre’yi bırakan Albert Bunjaku gibi.

Bu tarihi ve dramatik süreç, ülkemizde, Beşiktaş kaptanı Necip Uysal üzerinden okundu ve maalesef pek ilgi görmedi. Bir gerçek var ki, güzel oyunu uluslararası seviyede oynamak için verdiği mücadeleyle Kosova, bundan çok daha fazlasını hak ediyor…

Kulüp Bizim, Futbolcular Kira

Milyon euroların havada uçuştuğu, futbol tarihinin transfer harcaması rekorlarının kırıldığı, gelmiş geçmiş en pahalı futbolcu ünvanının el değiştirdiği kısacası tüketimin tavan yaptığı bir transfer sezonunu geride bıraktık. Her zamanki gibi, parası olan kulüpler en iyi ve geçen sezonun en formda oyuncularını alarak, kadrolarını güçlendirdi. Parası olmayanlar ise zorluklarla boğuşarak bu süreci atlattı. Yine de zengin-fakir rekabetindeki makas bu yıl da çok fazla açılmayacak gibi. Zira transferde “kiralama” metodu birçok kulübün imdadına yetişti.

Kiralayanlar

Aslında mantık, ticaretteki gibi çok basit; nasıl ki bir ev sahibi, satıştan kazanacağı paraya ihtiyacı olmadığından ya da daha sonra değerleneceği ümidiyle evini satmayıp kiraya veriyorsa ve nasıl güzel bir evde oturmak isteyen ama satın almaya gücü yetmeyen biri kiralık ev arıyorsa futbolda da aynısı oluyor. Chelsea, Manchester City, Juventus gibi zengin “ev sahipleri” veya Benfica, Porto, Atletico Madrid gibi ticaret erbabları her sezon en iyi, en kaliteli ve gelişime en müsait futbolcuları transfer ederken, diğerleri kiracı olma sırasına isimlerini yazdırıyor.

Misal, İngiltere Premier Ligi’nde mücadele eden 20 takım, 2016-17 transfer döneminde 1 milyar euro’yu aşan harcamalarının yanı sıra toplam 169 futbolcuyu da başka takımlara kiralık gönderdi. Chelsea 38 futbolcu ile bu alanda açık ara lider. Bu kiralık ordusu içinde, geçen sezonun devre arasında 31 milyon euro ödenerek Fiorentina’dan alınan ve Juventus’a gönderilen tecrübeli Kolombiyalı sağ açık Juan Cuadrado da var, Augsburg’dan 20 milyon euro’ya transfer edilen ve Schalke’ye yollanan Ganalı sol bek Abdul Baba Rahman da… 2 sezon kiralandığı Atletico Madrid’de müthiş bir performans sergileyen Thibaut Courtois örneği ortadayken Chelsea yöneticileri ile bu yöntemi tartışmak akıllıca olmayabilir.

Pep Guardiola’nın gelişiyle taşların yerinden oynadığı Manchester City’de de durum pek farklı değil. Eliaquim Mangala, Stevan Jovetic, Samir Nasri ve Joe Hart gibi yıldız isimler kiralık gönderildi. Adı uzun süre Türk kulüpleriyle anılan fakat transferin son gününde Stoke City’e kiralanan Wilfred Bony de bu listede yer buldu. Gidenlere rağmen Manchester City, şampiyonluğun en büyük adaylarından biri.

Yetenek istiflemek

Alt liglerde kendi isimleriyle rezerv takımları mücadele eden, dolayısıyla kiralık gönderdiği oyuncu sayısı nispeten az olan Alman ve İspanyol kulüplerinin aksine, İtalya Serie A’daki durum da İngiltere’dekine benzer, hatta Çizme’de ölçü biraz daha kaçmış denebilir. 20 kulübün kiralık gönderdiği toplam futbolcu sayısı 478! Son beş yılın şampiyonu Juventus, bu alanda da önde. Juve, tam 51 futbolcuyu başka takımlarda oynamaları için bir (bazılarını iki) yıllığına kiraya vermiş durumda. Onları Atalanta (46), Chievo (35), Roma (34) ve İnter (33) takip ediyor. Üçer dörder düzine kontratlı futbolcusu olan bu kulüplere şaşırdıysanız sıkı durun, çünkü beterin beteri var. 2014-15 sezonu sonunda borçları yüzünden amatör kümeye düşürülen Parma, bu cezadan yalnızca bir yıl öncesine kadar kadrosunda 226 (evet, iki yüz yirmi altı) futbolcu bulunduruyordu.

Başta da bahsettiğimiz gibi; mantık basit. Satın al, kirala, gelişirse as takımda oynat, gelişemezse tekrar kirala ya da sat. Her ne kadar büyük bölümü milyon eurolar kazansa da, her biri birer spor emekçisi olan futbolcuların tabiri caizse “ticari bir meta” gibi alınıp satılması şüphesiz ki futbolun ruhuna ters. Üstelik zengin kulüplerin, oynatmayacağı halde sürekli en iyileri transfer edip adeta yetenek istiflemesi oyunun en önemli özelliği olan rekabetin de ortadan kalkmasına sebep oluyor. Sorunu çözmek isteyen UEFA, bir süredir, kulüplerin kendi ülkelerinden ve kendi altyapılarından yetişen futbolcuların kadrolarda yer almasını teşvik ediyor.

Hemen her ligde kadro kapasitesi için de bir üst limit belirlenmiş durumda. Fakat hiçbiri bu sömürü düzenine kalıcı bir çözüm getirmiyor. İngiltere Profesyonel Futbolcular Birliği Başkanı Gordon Taylor da durumu “acayip” olarak niteleyip, böyle devam ederse küçük kulüplerin üçüncü kişi/kurumlar (sponsorlar, menajerlik şirketleri, konsorsiyumlar) aracılığıyla transfer yapmaya yönelebileceği endişesini dile getiriyor. Her ne kadar bir süredir AP tarafından yasaklanmış olsa da üçüncü şahısların futbolcu bonservislerini elinde bulundurması, halen tartışma konusu.

Kiracılar

Madalyonun öteki yüzünde yer alan kiracı kulüplerin penceresinden bakıldığındaysa kısa vadede işler yolunda görünüyor. Astronomik bonservislerle transfer yapma imkanı olmayan fakat bir şekilde mücadelesini sürdürmek zorunda olan kulüpler, kiralık futbolcu pazarının müdavimleri haline geldi. Ancak bunun da yerel rekabetleri kızıştırırken, büyük takımların diğerleri ile arasındaki uçurumu derinleştirdiğine dair şüphe yok. İşin taraftar kısmında da büyük trajediler göze çarpıyor. Bütün yıl boyunca takımına başarılar kazandırmış bir futbolcunun sezon sonunda ceketini alıp gitmesi en çok taraftarı üzüyor. Yakın dönemden örnek vermek gerekirse, Beşiktaş taraftarlarının Mario Gomez’in takımdan ayrılması sonrasındaki hislerinden bahsedebiliriz. Benzer üzüntülerin, Talisca ve Aboubakar giderse yaşanmayacağının da bir garantisi yok.

Peki, bütün bu anlattıklarımızın öznesi konumundaki futbolcular ne düşünüyor? Başka kulüplerde kiralık oynamak futbolcular için ne anlama geliyor? Tottenham Hotspur’da bir türlü forma şansı bulamayan ve kiralık olarak 9 takımda oynadıktan sonra geçen sezon ortasında 15.7 milyon euro bonservis bedeliyle Newcastle United’a oradan da Crystal Palace’a transfer olan Andros Townsend’i tanıyanlar, kendisine sorabilir. Andros’un babası Troy Townsend ise, “Oğlum Tottenham’da kalsaydı asla bugün olduğu futbolcu olamazdı, kiralık serüvenleri ona çok yardımcı oldu” itirafını yapıyor. Benzer şekilde, performansıyla İngiliz milli takımına kadar yükselen Harry Kane’in de düzenli oynamaya başlamadan önce alt lig takımlarına kiralandığını belirtelim.

Yine de, kiralık aşklar her zaman mutlu sonla bitmeyebiliyor. Kiralayan takım, sözleşmeye “sahibine” karşı oynayamaz ya da “sahibi” kontrat süresince herhangi bir zamanda futbolcuyu geri çağırabilir maddesi koyduğunda işler karışıyor. Futbol dünyası bu meselenin etik olup olmadığını tartışırken, konunun felsefi boyutunda insanın, nasıl olup da cansız bir eşya ya da ticari bir mal gibi alınıp satılabildiği, kolonyal döneme mahsus kölelik anlayışının 21. yüzyıl dünyasında devam edebildiği soruları akıllara geliyor. Bir de, artık mazide kalan, futbolcunun kulübüne olan bağlılığı ve aidiyet duygusu…

Meşhur duvar yazısından esinlenerek bağlayalım; “Kulüp bizim, futbolcular kira”.

Olağandışılığın Cazibesi

Olağandışılığın Cazibesi

Dünyaca ünlü yıldız futbolcuların son yıllarda Çin, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve hatta Hindistan liglerine transfer olmalarına alışmaya başladık. Bu ülkelerin yanı sıra Amerikan MLS de epeydir rağbet görüyor. Pele ve Cruyff ile başlayıp David Beckham ile devam eden bu furyada Thierry Henry, Steven Gerrard, Frank Lampard, Didier Drogba, Andrea Pirlo ve daha bir çok yıldız ismin yolu Amerika’ya düştü. Ücretler Orta Doğu ya da Asya ülkelerindeki kadar değildi. Ama ABD liginin nisbi kalitesi, izlenme oranları dolayısıyla reklam kapasitesi ve popülaritesi ile ülkede konuşulan dil; kariyerlerinin sonuna yaklaşan elit futbolcuların tercihlerini büyük ölçüde etkileyen unsurlar. Peki, bu saydıklarımızın hiçbirine sahip olmadığı halde, İngiltere alt liglerinde, küçük statlarda az sayıda seyirciye oynayan bir kulüp, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en önemli isimlerini transfer edebilir mi? Eskiden edebilirdi…

Bobby Charlton

Sir Bobby Charlton, 17 yıllık Manchester United kariyerine nokta koyup ikinci lig ekibi Preston North End’in teknik direktörü olmaya karar verdiğinde 36 yaşındaydı. Saha içindeki performansını saha kenarında gösteremeyince takım 1973-74 sezonunda üçüncü lige düştü. Ertesi sezon futbola geri dönen Bobby, Preston ile çıktığı 45 maçta 10 gol attı. Fakat asıl büyük sürpriz, kulüp yönetimi ile anlaşmazlık yaşayıp Preston’dan ayrıldıktan sonra İrlanda Ligi takımlarından Waterford United’a imza atmasıydı. Charlton, kulüple bilet gelirlerinin bir kısmı karşılığında anlaşmıştı ve bu nedenle orada kalması için tribünlerin dolması gerekiyordu. 18 Ocak 1976’da St. Patrick’s Athletic karşısında çıktığı ilk maçında muhteşem oynadı ve Waterford, maçın yanı sıra 1900 poundluk rekor gişe hasılatını da kazandı. Ancak sonraki maçlarda beklenen gelir elde edilemeyince Charlton’ın İrlanda macerası kısa sürdü ve dört maç oynadıktan sonra futbolu bıraktı. Maç raporlarında ve dönemin gazetelerinde, 39 yaşında olmasına rağmen Bobby Charlton’ın sahadaki tüm futbolculardan daha fit göründüğü yazılıdır.

Edgar Davids

İlerleyen yaşına rağmen formunu koruyan ve İngiltere alt ligine transfer olan bir başka isimse Surinam asıllı Hollandalı Edgar Davids. 2010 yılında Championship ekiplerinden Crystal Palace’ta yalnızca 7 maç oynadıktan sonra, Ekim 2012’de oyuncu/menajer olarak ikinci ligde yer alan Barnet’in başına geçen Davids, Bobby Charlton’a benzer şekilde takımını ligde tutmayı başaramadı. 40 yaşındayken Barnet formasıyla çıktığı 29 maça karşın takımı sezon sonunda Konferans liginin yolunu tuttu. 2013-14 sezonunun ilk 8 maçında 3 kırmızı kart görünce futbola veda etme vaktinin geldiğini anladı. Pitbull’un Barnet döneminden akıllarda kalan ise, rastalı saçları ve koruyucu gözlüklerinin yanı sıra geleneksel olarak kalecilerin tercih ettiği 1 numaralı formayı giymesi oldu.

İngiltere alt ligleri, çeşitli sorunlarla mücadele eden efsane futbolcuların da uğrak yeri olmuştur. Bahse konu sorunların başındaysa alkolizm gelmekte. Alkol bağımlısı futbolcular listesinde ilk sıralarda yer alan Kuzey İrlandalı efsane George Best’in kariyerinin son dönemlerinde çeşitli ülkelerin alt lig takımlarında birkaç maçlığına da olsa forma giymişliği var ki bu başlı başına geniş bir yazının konusu. Benzer şekilde İngiliz futbolunun haşarı çocuğu Paul Gascoigne de futbol hayatını 35 yaşında geldiği birinci lig ekibi Burnley’de altı maç, iki sezon sonra imza attığı ikinci lig takımlarından Boston United’ta ise 3 ay sürdürdü. Gazza, şu sıralar ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşuyor.

Jimmy Greaves

Alkole bağlı rahatsızlıkları yüzünden felç olan ve tekerlekli sandalyeye bağlı yaşamak zorunda kalan efsane Jimmy Greaves’e de bu bahiste değinebiliriz. Tottenham Hotspur formasıyla 60’lara damga vuran Greaves, West Ham’da iki sezon oynadıktan sonra futbola ara verip alkol tüketimine yoğunlaştı. Greaves, bağımlılığına çare olması umuduyla 1975’te tekrar yeşil sahalara döndü. Önce yerel amatör takım Brentwood arından, 7. kademe takımlarından Chelmsford City’de kısa süre top oynadı. 37 yaşında adım attığı Barnet’te orta sahada forma giymesine rağmen iki sezonda 25 gol kaydederek yılın futbolcusu bile seçildi. Futbola devam etmek istese de yapamadı ve yarı amatör Woodford Town’da çıktığı birkaç maçın ardından futbolu bıraktı. Jimmy Greaves halen İngiltere milli takımı adına kaydettiği 44 gol ile bu alanda Wayne Rooney (53), Bobby Charlton (49) ve Gary Lineker’in (48) ardından dördüncü sırada yer alıyor.

Socrates

Futbol tarihinin en büyük yıldızlarından biri sayılan Brezilyalı Socrates’in İngiltere’ye “transfer olma” hikayesi de bir hayli olağandışı. Simon Clifford adlı bir öğretmenin Brezilya’ya gidip futbol teknikleri öğrenmeye ve İngiltere’ye döndükten sonra gençlere salon futbolunu öğreten okullar açmaya karar vermesi bu hikayenin başlangıcı sayılabilir. Clifford, 2003 yılında İngiliz futbol piramidinin dokuzuncu kademe liglerinden Kuzey Bölgeleri Doğu Ligi’nde mücadele eden Garforth Town’ı satın aldığında yalnızca Brezilya futboluna dair teknik bilgilere değil, dünyaca ünlü Brezilyalı futbolcuların telefon numaralarına da sahipti.

Clifford, her iki sermayesini de kullanmaya karar verdi. Garforth Town teknik direktörü olarak 2004’te 50 yaşında olan Socrates’i, yalnızca bir aylık bir kontratla geri dönmeye ikna etti. 20 Kasım’da oynanan Garforth Town-Tadcaster Albion maçı için Genix Healthcare stadına gelen 1.385 şanslı futbolsever, oyuna sonradan girip, 20 metreden müthiş bir şut atan Socrates’i son bir kez izleme fırsatını kaçırmadı. 90’ları domine eden Machester United kadrosundan Lee Sharpe da aynı yıl sarı-mavili formayla 21 maçta 6 gol attı.

Küçük ve adı sanı duyulmamış takımların önemli transferler yapması, ne sebeple olursa olsun futbol dünyasının en ilgi çekici olaylarından biri. Dolayısıyla, futbolu futbol yapan amatör ruhtan nasibini almayanların oluşturduğu “Kaç yaşına geldi, artık bırakmalı” lobisi için bir anlam ifade etmese de bizler, hala, üzerinde baskı oluşturmasın diye 100.000 pound yerine 99.999 pound ödenerek transfer edilen Jimmy Greaves’i, 105 milyon euroluk Paul Pogba’ya tercih ediyoruz.

“Ayrılık” Diye Bir Şey Yok!

Brexit ve Avrupa Futbolunun Geleceği Üzerine

Avrupa Birliği-Birleşik Krallık ilişkileri, tam üyeliğin gerçekleştiği 1973 yılından çok önce, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bile sorunlu ve karmaşıktı. Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulduğu 1950’lerde kurucu üyeler arasında yer almayı reddeden İngilizler, 60’lı yılları, Fransa ve Almanya’nın yakaladığı gelişim ivmesine imrenerek mütemadiyen üyelik başvurusu yapmakla (ve Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle tarafından reddedilmekle) geçirdi. 1970’ler, İngilizlerin ortak para birimi, serbest dolaşım ve ortak pazar gibi temel meselelerdeki muhalif tutumu ve ülkede sık sık gündeme gelen AB karşıtı söylemlerle hatırlanırken, 1980’li yıllar futbolun ve aslında holiganizmin ön plana çıktığı bir dönem oldu.

Geçtiğimiz ay ise ilişkilerde yeni bir sayfa açıldı. Daha doğrusu Birleşik Krallık, Avrupa Birliği defterini külliyen kapattı. 23 Haziran 2016’da sandık başına giden seçmenlerin %51.9’u AB’den ayrılma yönünde oy kullandı. Başbakan David Cameron’ın yanı sıra, AB karşıtı kampanyanın lideri Nigel Farage da görevlerinden istifa etti. “Yeni Demir Leydi” yakıştırmaları yapılan Theresa May, Başbakan oldu. Ülke 2 yıl içinde AB’den tamamen ayrılacak. Peki bundan sonra ne olacak? Olayın politik tarafını siyasetçilere bırakıp, asıl konumuza dönelim ve Brexit’in Avrupa futbolunu nasıl etkileyeceğine (ya da etkilemeyeceğine) bakalım.

Avrupalılık

Öncelikle, günümüzde Avrupalılık tanımının ülkeden ülkeye farklı anlamlar taşıdığını ve bilhassa yükselen ırkçılığın da etkisiyle giderek önemini yitirdiğini belirtmek gerek. Hollanda, Belçika ve Fransa’da aşırı sağ söylemleri olan partilerin güç kazanması, yakın gelecekte benzer referandumların buralarda da gündeme gelebileceğinin işareti. Böyle bir atmosferde, “çok kültürlülük” kavramı Avrupalılığın ön şartlı olma vasfını kaybetmek üzereyken futbolda tam tersi bir ivme göze çarpıyor.

Euro 2016’da mücadele eden İsviçre milli takımının ilk 11’indeki yalnızca üç futbolcu göçmen geçmişine sahip değildi. Durum Fransa, Almanya ve Belçika’da da benzer. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği’nin vatandaşlarına sağladığı en büyük kolaylıklardan biri olan kişilerin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımı ilkesi Avrupa’da sınırların ortadan kalkmasına ve Fransa, Almanya, İngiltere gibi büyük ve zengin ülkelere göçün artmasına sebep olduğu için eleştirilirken, yine Euro 2016’da boy gösteren İzlanda ve İrlanda milli takımları tamamiyle lejyonerlerden oluşmaktaydı.

Futbol, doğası gereği Avrupalılık düşüncesine öylesine uygun ki, günün birinde AB dağılsa bile Şampiyonlar Ligi, Avrupa Şampiyonası gibi futbol organizasyonlarının devam edeceğine kimsenin şüphesi yok. Birlik üyesi olmayan hatta coğrafi olarak Avrupa’da bile bulunmayan Azerbaycan, Kazakistan, İsrail ve Ermenistan gibi ülkelerin söz konusu futbol olunca Avrupa mekanizmaları içerisinde yer almaları da bu yüzden dikkate değer. AB üyesi olmayan Galler ve İzlanda’nın Euro 2016’daki performanslarının taraflı tarafsız tüm futbolseverlere zevk verdiğini ya da Galatasaray, Şahtar Donetsk, CSKA Moskova, Zenit St. Petersburg ve Göteborg’un UEFA kupasını kazandıkları yıllarda ülkelerinin AB üyesi olmadığını hatırlamakta da fayda var. Benzer şekilde, Şampiyonlar Ligi ya da eski adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı da AB dışından kazanan bir çok takım bulunmakta. Müzesinde 11 Şampiyonlar Ligi kupası bulunan Real Madrid bile bunların altısını İspanya’nın 1986 yılındaki tam üyeliğinden önce kazanmıştı.

Kim daha Avrupalı?

Konuya dair yapılan akademik çalışmalarda da bu ters orantı vurgulanıyor. Glasgow Üniversitesi’nden Raymond Boyle’a göre Avrupa Şampiyonası ve Şampiyonlar Ligi “ortak Avrupalı kültürel kimliğinin” en yüksek profile sahip iki öğesi. Fakat her ikisinin de AB üyeliğiyle bir alakası bulunmuyor. Yani kısacası birliğin dışında olmanın Birleşik Krallık’ta ve Avrupa’da elit futbol üzerindeki etkisi çok ama çok az. Glasgow’dan devam edecek olursak, Eylül 2014’te yapılan ve İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılmasını öngören referandumda “evet” oyları %44’te kalmasına rağmen, İskoç futbolunun iki lokomotifi Celtic ve Rangers’ın EPL’de yer alması gerektiğine dair eski tartışma, açık mavilerin 4 yıllık aranın ardından en üst lige çıkmasıyla birlikte yeniden alevlenebilir.

 

28 üyesi bulunan Avrupa Birliği, her yıl oy birliğiyle ortalama kaç karar alıyor bilmiyoruz ancak 55 üyeli UEFA, yıllardır her sezon aynı gün ve saatlerde yüzlerce maçı hem de çalınan marştan kullanılan logoya kadar aynı standartlarda başarıyla oynattı. Albrecht Sonntag’ın, 2012 yılında yayınladığı Şampiyonlar Ligi analizinde de belirttiği üzere; “Şampiyonlar Ligi’nin saat 20:45’i Avrupa futbolunun mutlak başlama vuruşu zamanı olarak oturtması piyasanın yeni standartlar/gelenekler oluşturmadaki gücünün en çarpıcı örneği. Şampiyonlar Ligi, uluslararası kendi zaman dilimini oluşturdu ve Avrupalılar bu diktatörlüğü gönüllü olarak kabul etti.

Ayrılık Diye Bir Şey Yok!

Hal böyleyken İngiliz halkının referanduma gidip AB’den ayrılma yönünde karar alması ne İngiliz takımlarının Şampiyonlar Ligi’ne katılmayacağı ne de EPL’nin izlenme oranlarının düşeceği anlamına geliyor. Zaten her biri ayrı futbol takımlarına sahip olan İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda UEFA organizasyonlarına katılmaya şüphesiz devam edecek. Bunun yanı sıra, serbest dolaşım yüzünden getirilen bazı katı kuralların ve çalışma izni şartlarının gevşetilebileceği ya da genç İngiliz futbolcuların daha kolay parlayabileceği bir ortam da oluşabilir.

Burada bir parantez açıp Brexit’in ekonomik yansımalarına da değinmemiz gerek. Zira kamuoyunda, Avrupa ekonomisinin altıda birlik kısmını oluşturan İngiltere’deki futbol kulüplerinin, Avrupa’dan futbolcu transfer ederken zorlanacağına ve yüksek profilli oyuncuları bundan böyle cezbedemeyeceğine dair yanlış bir algı da var. Evet, Brexit ile birlikte Sterlin, Euro ve Dolar karşısında değer kaybetti. Fakat bahsettiğimiz üzere futbolun kendi ekonomik dinamikleriyle Londra borsasında işlem gören şirket hisseleri arasında da doğrudan bir bağ bulunmuyor.

Sportif başarı sürdüğü müddetçe herhangi bir Avrupalı futbolcunun aynı ya da daha az maaşla dünyanın en iyi pazarlanan ligini nispeten daha fazla kazanabileceği diğer liglere tercih etmesi her zaman muhtemel. Fitbol Dergi Mart sayısında hikayesinden bahsettiğimiz, Watford’un Nijeryalı golcüsü Odion Ighalo’yu hatırlayalım… Üstelik İngiliz hükümetinin Brexit sonrası gelir ve işletme vergilerini düşürdüğü, düşürmeye de devam edeceği biliniyor. Dolayısıyla yakın gelecekte ne İngiliz futbolunda ne de futbol ekonomisinde herhangi bir çöküş beklemek gerçekçi değil.

Tabii tüm bu senaryoların hayata geçmesi için önümüzde oldukça uzun bir süre var. Her ne kadar Brexit kararının AB ile Birleşik Krallık arasındaki müzakereler sonucunda yürürlüğe girmeme ihtimali bulunsa da gerek Avrupa kurumlarından gerekse İngiliz yetkililerden gelen açıklamalar ayrılığın geri dönülemez olduğunu kanıtlar nitelikte. Müzakerelerin neticesi ne olursa olsun Premier Lig’siz, Old Trafford’suz, Merseyside derbisiz ve John Motson’sız bir futbol düşünmek imkansız.

Yüzyıllık Yalnızlık: Copa America

Futbolun organizasyonel manada gelişim, değişim ve ilerleme hikayeleri ezelden beri ilgi çekicidir. Hele bir de işin içine romantizm girerse…

Kupanın Tarihi

1910 yılının Mayıs ayında, Arjantin’in Revolución de Mayo (Mayıs Devrimi) adı verilen, 1810’da İspanyol sömürge yönetimine karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesinin 100. yıldönümü onuruna bir futbol turnuvası düzenleme fikri ortaya atıldı. Kıtada İngilizlerin katkılarıyla gelişen ve giderek hayran kitlesi artan futbol böylesine önemli bir günü anma adına birebirdi. Arjantin, Uruguay ve Şili milli takımları, “Mayıs Devriminin Yüzüncü Yılı Kupası” adıyla düzenlenen ve Güney Amerika kıtasında ikiden fazla ulusal futbol takımının katıldığı ilk turnuvada bu vesileyle karşı karşıya geldiler. 6 yıl sonra da yine bağımsızlık yıldönümü kutlamaları kapsamında, bu kez Brezilya’nın da katılımıyla ilk Copa America’nın ya da o tarihteki adıyla Güney Amerika Şampiyonası’nın startı verildi.

1916-1967 yılları arasında iki dünya savaşı sırasında bile devam eden organizasyonun, Latinlere özgü konformist yaşam tarzının da etkisiyle, düzenli hale gelmesi epey zaman aldı. Buna rağmen, Avrupalıların benzer bir turnuva düzenlemesinden yıllar önce harekete geçtikleri de bir gerçek. Bahse konu 50 yıl içerisinde, Uruguay ve Arjantin futbol federasyonları arasındaki anlaşmazlık yüzünden turnuvanın 8 yıl (1925-1935) boyunca düzenlenemediği de oldu, aynı yıl içerisinde iki kez (1959-Ekvador ve Arjantin) düzenlendiği de…

1975’te resmi olarak Copa America adını alan turnuva, 1987’ye kadar dört yılda bir, 1987-2001 arasında iki yılda bir, 2001-2007 arasında üç yılda bir ve son olarak da 2007’den günümüze yeniden dört yılda bir oynandı. Bu yıl ise bir istisna. Çünkü kupanın 100. yıldönümü ve organizasyon ilk defa Güney Amerika dışında bir ülkede, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılıyor. Üstelik turnuvaya Güney Amerika Futbol Konfederasyonu (CONMEBOL) üyesi 10 ülkenin dışında ilk kez Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF) mensubu 6 ülke de katılıyor. Peki bunca zahmet neden? Oysa daha geçen yıl Jorge Sampaoli önderliğindeki Şili, tarihi bir başarıya imza atıp şampiyonayı kazanmamış mıydı? Cevap çok basit; daha fazla seyirci, daha fazla para!

Copa America 2016!

Amerikalı futbol otoriteleri, Copa America Centenario’nun “özel” bir etkinlik olması için kolları sıvadığında, dünya kupası tarihinin ortalama seyirci rekoruna (68.991) sahip ABD, kağıt üzerinde, ev sahibi olmaya en uygun ülke olarak duruyordu. Aralarında Rose Bowl, Soldier Field, Citrus Bowl gibi tarihi stadyumların da bulunduğu 10 futbol mabedi de 16 takıma kapılarını açacaktı. Aslında her şey planlandığı gibi gidiyordu. Ta ki bazı şeyler ters gitmeye başlayıncaya kadar…

Önce Neymar ve Luis Suarez’in turnuvada yer almayacağı açıklandı. Sonra da Messi’nin maçlara ilk 11’de başlamayacağı (yalnızca ilk maçta kulübede oturduktan sonra oynadığı tüm maçlara damga vurdu). İlk düdük çalınca gördük ki Haiti, Panama ve Bolivya gibi nispeten zayıf takımların zevk vermeyen futbol anlayışı da ilgiyi azaltıyor. Televizyon reytingleri de iç açıcı değil zira Amerikalı sporseverler NHL Stanley Cup finalleri ile NBA finallerini Copa America’ya tercih ediyor. Kupayı en fazla kez kazanan Uruguay (15) ve favorilerden Brezilya’nın ilk tuırda elenmesi ise işin tuzu biberi oldu. Tabii bir de turnuvanın Euro 2016 ile çakışması var ki kıta Avrupasının tüm dikkat ve konsantrasyonu bu turnuva üzerinde. İtiraf edelim, hiçbirimiz yıldızlar topluluğu Fransa dururken Panama’nın maçını izlemeyiz.

Bütün bunlar bir yana, Copa America Centenario’da herhangi bir maçı stadda takip etmenin bedeli neredeyse küçük çaplı bir servetle eşdeğer! En ucuzunun 40 dolar olduğu grup maçlarının biletleri içerisinde ekstrem örnekler de yok değil. Misal, Ekvador ile Haiti arasındaki B grubu müsabakasını en ön sırada izlemek için 670 doları gözden çıkarmak gerek. Haiti’de kişi başına düşen yıllık gelirin 820 dolar, Ekvador’daki aylık asgari ücretin ise 350 dolar olduğunu da belirtelim…

Futbol A.Ş.

Gerek futbolun kalitesi açısından gerekse tarihi prestiji bakımından birkaç adım ileride olan Avrupa Şampiyonası’nda grup maçlarının bilet fiyatları 28-164 dolar arasındaydı. Çok uzağa gitmeye gerek yok, geçen yıl Şili’de düzenlenen turnuvada Şili-Arjantin karşılaşmasını 11 dolar ödeyip izlemek mümkünken bu yıl aynı maçın biletleri ortalama 193 dolardan alıcı buldu. Organizatörler, bilet fiyatlarının yanı sıra planlamada da ciddi hatalar yaptı. Az seyirciye oynanması muhtemel maçları daha küçük statlara alıp, daha ucuz bilet fiyatları belirleyebilirlerdi. Neticede Amerika’da, 35 milyon Meksika kökenlinin yaşaması dolayısıyla Meksika maçlarının daha kalabalık, buna karşın Ekvador-Peru maçının daha düşük katılımlı olacağını kestirmek için müneccim olmaya gerek yok. Nitekim, Meksika’nın Uruguay ve Jamaika ile karşılaştığı ilk iki grup maçındaki doluluk oranı %92’nin üzerindeyken ve iki maçı toplamda 140 binden fazla futbolsever izlemişken, aynı iki statta (University of Phoenix, Glendale ve Rose Bowl, Pasadena) Ekvador’un oynadığı Brezilya ve Peru maçlarını toplam 65 bin kişi, %38 doluluk oranıyla takip etti.

Yine de, bu satırlar kaleme alındığı esnada oynanan çeyrek final maçlarındaki seyirci sayısı grup maçlarına nazaran artmıştı. Yarı finalde ev sahibi ABD’nin Messi’li Arjantin ile, son şampiyon Şili’nin de bir diğer ev (!) sahibi Meksika’yı gole boğarak geçtikten sonra James Rodriguez’li Kolombiya ile karşılaştığı düşünülürse anlaşılabilir bir artış…

Peki bu absürt durum bize ne anlatıyor? Ali Ece’nin “Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol” kitabında mükemmel özetlediği kültürü pazarlarken pazarlama kültürünün gelişmesi meselesi üzerinden Anglo-Sakson ekolünün zaten var olanı farklı biçimde yeniden satma ve/veya pazarlama hünerinin Copa America özelindeki çöküşünden başka bir şeyi değil elbette. Büyük takımlarla diğerleri arasındaki uçurumun giderek artması, endüstriyel futbolun eline de ciddi bir koz veriyor. Biz futbolseverlerse, elinden gelse yalnızca büyükler arasındaki yarı final/final maçlarını oynatıp geri kalanları es geçecek olan bu düzenin çarkına bilmeden de olsa su taşıyoruz.

Futbolu, en azından bir süreliğine, kendi haline bırakmazsak yüzüncü yıldönümlerine özel etkinlikler kısa zaman sonra yüzyıllık yalnızlıklara dönüşebilir.

Avrupa Şampiyonası’nın Kalecileri

15. Avrupa Futbol Şampiyonası’nın başlamasına kısa bir süre kala heyecan giderek yükseliyor. Futbolseverler bu heyecanı ekran başında yaşarken şampiyonada forma giyecek olan futbolcular da yeşil sahada hissedecek. Fakat kupa, her zaman olduğu gibi yine bir adamın, sahada ellerini kullanabilen tek ve yalnız adamın, kalecinin ellerinde olacak. İşte Euro 2016’nın kalecileri

Iker Casillas

Uluslararası turnuva dendiğinde akla ilk gelen isimlerden biri, Iker Casillas. Dünyada aktif kariyeri devam edenler arasında en fazla milli olmuş futbolcu.  Kariyerinde iki Avrupa Şampiyonluğu ve bir Dünya Kupası zaferi bulunuyor. 35 yaşında olmasına rağmen David De Gea’nın önünde İspanya milli takımının as kalecisi pozisyonunda. Elemelerde oynadığı ilk iki maçta 3 gol yedikten sonra kalan 8 maçta hiç gol yemeyerek İspanya’nın performansında önemli pay sahibi oldu. Geçen yaz sürpriz bir şekilde Porto’ya transfer olan Casillas, takımı sezonu üçüncü tamamlarken 32 maçta 28 gol yedi.

Gianluigi Buffon

Kalecileri el üstünde tutan ve onlara büyük saygı gösteren İtalyan futbol kültürünün bir ürünü olan “Gigi” 1997 yılından bu yana milli takım forması giyiyor. Gök-mavili formayla bir Dünya Kupası şampiyonluğu yaşadı. İlerleyen yaşına rağmen ne Juventus ne de İtalya kendisinden vazgeçebiliyor. Juventus ile 5 yıldır şampiyonluk sevinci yaşıyor. Bu sezonsa 35 maçta sadece 17 gol yedi.

Hugo Lloris

İngiltere’de Tottenham son ana kadar şampiyonluk mücadelesi verdi ve son hafta Newcastle’dan 5 gol yiyerek sezonu Arsenal’in ardında üçüncü tamamladı. Lloris ise ilk hafta M. Untied’a 1-0 kaybedilen maçın ardından kaptığı formayı hiç bırakmadı. Kupanın önemli favorilerinden olan Horozlar’da en büyük başarısı 2014 Dünya Kupası’ndaki çeyrek final.

Joe Hart

İngiltere’de lig sürprizlerle sona erdi. Manchester City şampiyonluk hedefiyle başladığı sezonu dördüncü sırada tamamlayabildi. Joe Hart ise ligde 35 maçta 36 gol yedi. Elemelerde, iki Slovenya maçında yediği 3 gol dışında kalesini gole kapattı. İngilizlerin 10’da 10 yapmasına katkıda bulundu. İngiltere, turnuvanın önemli favorilerinden ve Hart, şüphesiz bu hedefe giden yoldaki önemli taşlardan biri.

Manuel Neuer

Bundesliga’da Bayern yine şampiyon olurken, savunma muazzam bir performansla sezon boyunca sadece 16 gol yedi. “Sweeper/Keeper” (Süpürücü Kaleci) kavramına yeni bir anlam kazandıran Neuer ise tüm maçlarda forma giydi. Panzerlerle 2014 Dünya Kupası şampiyonluğu yaşadı. Paris St. Germain’de son derece başarılı bir sezon geçiren Kevin Trapp’in ve Barcelona’lı Marc-Andre Ter Stegen’in milli forma için biraz daha beklemesi gerekecek gibi görünüyor…

Thibaut Courtois

EPL’de geçen sezonun şampiyonu Chelsea’nin beklenmedik düşüşü sebebşyle sezon boyu istikrarsız bir performans gösteren Belçikalı Courtois, oynadığı 23 maçta kalesinde 29 gol gördü. Buna rağmen Liverpool’un kalesini koruyan Simon Mignolet’yi kulübeye mahkum edecek yeteneğe sahip olduğu bir gerçek. Otoriteler tarafından Euro 2016’nın sürprizi olarak nitelenen Belçika milli takımı ise her şeye rağmen 24 yaşındaki eldivene sonuna kadar güveniyor. Zira elemelerde 8 maçta görev almış ve yalnızca 3 gol yemişti.

Petr Cech

Her ne kadar kupanın favorisi olmasa da Çek Cumhuriyeti’ni ya da yeni adıyla Çekya’yı da efsane kalecisi Cech ile birlikte anmak gerek. 2002 yılından beri milli formayı giyen Cech için uluslararası bir kupa başarısı her ne kadar mümkün görünmese de, ülkesinin gelmiş geçmiş en iyi futbolcuları arasında nadide bir yere sahip olduğu konusunda herkes hem fikir. İspanya, Hırvatistan ve Türkiye’nin bulunduğu gruptan çıkma yolunda Cech’e çok iş düşecek.

Volkan Babacan

Bir parantez de milli takımımızın kalesini koruyacak olan Volkan Babacan’a açmak gerek. Zira Volkan, Başakşehir’in müthiş performansında büyük pay sahibi. Takımı ligi arka arkaya ikinci sezon dördüncü bitirdi ve Volkan 32 maçta yediği 35 golle toplanan puanlara direkt katkı yaptı. 32. haftadaki Fenerbahçe maçında Robin Van Persie’nin hem penaltısını hem de son saniyedeki kafa vuruşunu kurtararak hakkındaki tartışmalara da son noktayı koydu ve Milli Takımın birinci kalecisi olmayı hakettiğini kanıtladı.

Bu isimlerin dışında, maçlarda yedek beklemesi ya da ülkesinin turnuvaya erken veda etmesi muhtemel kalecilere de kısaca değinmek gerek.  Avusturya’da Türk asıllı Ramazan Özcan, meşhur gri eşofmanı ile bilinen 40 yaşındaki Macar Gabor Kiraly, Roma’nın Polonyalısı Wojciech Szczesny, 40 yaşından gün alan bir diğer oyuncu İrlandalı Shay Given, İsveç’in Kasımpaşalısı Andreas Isaksson ve diğerleri… Grup maçları sonrası elenseler, hatta hiçbir maçta kadroya giremeseler bile Danimarkalı Kasper Schmeichel, Hollandalı Jasper Cillessen, Boşnak Asmir Begovic ve Slovenyalı Jan Oblak’tan şanslı oldukları kesin.

Kim Bu Çocuklar?

EPL’de sezon sonu yaklaşırken Leicester City ve Tottenham Hotspur’un şampiyonluk yarışında yalnız kalması, diğer birçok hikâyenin de önüne geçti. Kabul, Tilkiler bu sezon bir mucizeyi başarmak üzere ve hem Vardy hem de Mahrez futbol sohbetlerinin büyük bölümünü işgal etme hakkına fazlasıyla sahip. Yine de, bu durum diğerlerini görmezden gelebileceğimiz anlamı taşımıyor.

Ruben Loftus-Cheek

2015-16 sezonunun Chelsea ve Manchester United adına pek de parlak geçmemesi, yeni jenerasyona daha fazla şans tanınmasının da önünü açtı. Chelsea’de, Mourinho döneminde A takım kadrosuna dâhil edilen ve geçen sezon çok kısa süre forma giyen Ruben Loftus-Cheek bu sezon, bilhassa ikinci yarıda müthiş bir form yakaladı. Loftus-Cheek, 1996 doğumlu ve 8 yaşından bu yana Chelsea altyapısında. U16, U17, U19 ve U21 kategorilerinde toplam 29 kez milli oldu. Orta sahanın ortasında, 8 numara pozisyonunda oynuyor. 1.91’lik boyuyla ilk etapta Yaya Toure ve Patrick Viera’ya benzetilse de, Chelsea ve İngiltere milli takımının eski hocası Glenn Hoddle, “Ruben bana Michael Ballack’ı hatırlatıyor, hem fiziksel hem de oyun tarzı olarak” diyor onun için. Kuvveti sayesinde ikili mücadelelerde, kesme ve engellemelerde büyük oranda başarı sağlıyor. Uzun boyu, gücünü pekiştirdiği halde topla birlikte hızlı hareket etmesine engel teşkil etmiyor. Topu geriden alıp ileri taşıyabiliyor, sağ ayaklı olmasına karşın sol ayağını da kullanabiliyor.

Chelsea formasıyla bu yıl tüm kulvarlarda çıktığı 14 maçta da oyun kurma becerileri ön plandaydı. Vizyonu ve oyunu okuma yeteneği önemli düzeyde, kısa-uzun pas tercihleri son derece başarılı. Top rakipteyken defansif oyunda nasıl pozisyon alacağı noktasındaki eksiklerinin yanı sıra pas-dribbling seçimi ve zamanlaması da geliştirmesi gereken özellikler arasında. En önemli avantajı ise çok genç yaşta, çok büyük bir kulüpte, yetenekli takım arkadaşlarıyla düzenli forma giyiyor oluşu. Ruben Loftus-Cheek için son söz olarak, İngiliz futbolunun Lampard-Gerard sonrası orta saha boşluğunu doldurabilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Marcus Rashford   

Londra’nın kuzeyinde de benzer bir hikâye söz konusu. Manchester United’ın sezon hedeflerinden uzaklaşması, kötü sonuçlar ve sakatlıklar neticesinde Louis Van Gaal, dünya futbolunun yeni bir yıldız kazanmasına aracı oldu. 1997 doğumlu Marcus Rashford, United formasıyla ilk maçına 25 Şubat 2016’da, UEFA Avrupa Ligi ikinci tur rövanş maçında Midtjylland karşısında çıktı. İlk maçı deplasmanda 2-1 kaybeden Kırmızı Şeytanlar, Old Trafford’da da yenik duruma düşmüştü. Rashford, ikinci yarıda attığı iki golle hem takımına turu getirdi hem de taraflı tarafsız tüm futbolseverlere kendini tanıttı. 3 gün sonra Arsenal karşısında da iki gol birden atıp bir de asist yapınca, bir anda Martial ve Depay’ın sezon boyu yaratamadığı etkiyi tek başına yarattı. Mart ayında Manchester derbisinin tek golünü atan da yine Rashford oldu. Şu ana dek, genç yıldızın ilk 11’de başladığı 7 lig maçında United 5 galibiyet aldı. Rashford ise toplamda oynadığı 12 maçta 7 gol attı.

Altyapı eğitimini, Wes Brown ve Danny Welbeck’in de mezunları arasında yer aldığı Fletcher Moss Rangers futbol akademisinde alan Rashford’un en önemli özellikleri hızı, patlayıcı gücü ve muhteşem sprint kabiliyeti. Son vuruşlardaki klası, doğru zamanda doğru yerde olmasını sağlayan golcü içgüdüleri de üst düzeyde. Rashford, tıpkı Thomas Müller gibi bir Raumdeuter. Oyun alanındaki boşlukları rakip savunmalara yakalanmadan doldurabiliyor. Yaşıtlarının aksine tek başına yıldız olmak gibi bir hedefi, dolayısıyla da egosu yok. Takım için oynaması ve çok çalışması sayesinde de United taraftarlarının gönlünü kolayca fethetti zaten.

Dele Alli

Tekrar Londra’ya dönecek olursak bu kez ilk ikisinden farklı bir profil karşımıza çıkıyor: İngiltere 1. Lig ekiplerinden Milton Keynes Dons’da oynadığı son maçın üzerinden sadece 11 ay geçtiği halde takımı Tottenham Hotspur ile EPL’de şampiyonluk mücadelesi veren Dele Alli. 1996 yılındaki doğumundan kısa bir süre sonra annesi ve Nijeryalı babası ayrılmış, 11 yaşında MK Dons altyapısında futbola başlamış ve 13 yaşında da yakın arkadaşı Harry Hickford’un ailesi tarafından evlat edinilmiş Bamidele Jermain Alli.

Orta sahanın ortasında görev yapıyor. En belirgin iki özelliği; dengesi ve topla yapabilecekleri yani saf futbol yeteneği. Vücut yapısı öyle görünmese de son derece güçlü ve ayakta kalabilen bir futbolcu Dele Alli. Hızı, kolayca adam eksiltmesine yetebilecek seviyede ve teknik kabiliyeti ile birleşince kendisini bir dribbling ustası yapıyor. Pasları büyük oranda başarılı ama topsuz oyunda topla olduğu kadar rahat olmadığını da belirtmek gerekiyor. 1. Lig’den gelip en üst düzeye anında adapte olması ve şimdiden milli takımın değişmezleri arasına girmesi, gelecek adına en değerli avantajı. Steven Gerard hayranı bir Liverpool taraftarı olduğunu bilmeyen de yok.

Dele Alli, Tottenham’ın bu sezonki performansının da baş aktörlerinden biri. Ligde oynadığı 31 maçta 8 gol atıp 8 de asist yaptı, karşılığını da yeni bir sözleşmeyle aldı. 2015 Şubat ayında 5 milyon pounda transfer edilen Alli, aylık 40 bin pound kazandığı ilk kontratını beş buçuk yıllığına yeniledi ve kazancı 120 bin pounda yükseldi. Tüm bunlar bir kenara, yetenek tahlilinde bir dünya markası olan Sir Alex Ferguson’un Dele Alli için, “Paul Gascoigne’den bu yana gördüğüm en iyi genç orta saha oyuncusu” demesi Alli’nin geleceğine dair heyecanlanmamızı sağlayan en büyük gelişme oldu. Tek başına bile çok önemli bir referans…

Ruben Loftus-Cheek, Marcus Rashford ve Dele Alli. Futbolun beşiğinde sallanıp gelmiş yeni futbol sanatçıları. Bizlere ise sadece izleyip mest olmak kalıyor…

Zafer Vuruşu: U.S. Alessandria Calcio 1912

Türkçeye Zafer Vuruşu olarak çevrilen A Shot At Glory filmini izlemeyeniniz yoktur. Robert Duvall ve Micheal Keaton gibi iki büyük yıldıza Rangers efsanesi Ally McCoist’in eşlik ettiği, Kilnockie adlı hayali İskoç alt lig takımının İskoçya Kupası’nda finale çıkışını konu edinen, futbolda, sporda ve hayatta inandığınız zaman başaracaklarınızın sınırı olmadığını sade bir dille anlatan bir futbol dramasıdır Zafer Vuruşu. Aslında, Gordon McLeod (Robert Duvall) ve öğrencilerinin hikâyesi, günümüz futbol ‘endüstrisinde’ görmeye pek alışık olmadığımız, unutulmaya yüz tutmuş türden bir başarıdır. Zira artık zengin olan güçlü, güçlü olan başarılıdır. Sistem acımasızdır, küçük takımlara bizim gibi romantik yaklaşmaz, her daim güçlünün kazanmasından yanadır.

Kısıtlı imkânlar ve olağanüstü zor koşullarda, futbol seviyesi bakımından fersah fersah ileride olan rakiplere karşı verilen bir onur mücadelesinin gerçek hikâyesini futbol sahalarında görmeyeli epey uzun zaman oldu. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası’na sonradan davet edildiği halde, futbolcularını yaz tatillerinden kampa çağıran Danimarka turnuvayı şampiyon tamamlamıştı mesela. 2000 yılında amatör küme takımı Calais RUFC Fransa Kupası finalinde, Nantes’a son saniyede yediği penaltı golüyle kaybetmişti. 2004 FA Cup finalinde Manchester United’a karşı boy gösteren Milwall’dan sonra 2013’te de bir dördüncü kademe takımı olan Bradford City, İngiltere Lig Kupası’nda hem de Watford, Wigan, Arsenal ve Aston Villa’yı eleyerek finale çıkmayı başarmıştı. İngilizcede seviye olarak altta olanın favori olanı yendiği müsabakaları anlatmak için kullanılan ve biraz da kutsal metinlerde geçen Davud’un Golyat’ı mağlup etmesi olayından esinle, Giant Killer (Dev Öldüren) olarak adlandırılan bu durum son olarak İtalya’da yaşandı.   

Alessandria’nın Kupa Yürüyüşü

1912’de kurulan Unione Sportiva Alessandria Calcio, İtalya’nın Piyemonte bölgesinde yer alan 430 bin nüfuslu Alessandria şehrinin takımı. Serie A’nın bölgesel turnuvalardan lig usulüne döndüğü 1929 yılından itibaren en üst ligde 13 sezon geçiren Alessandria, Milan’ın ve İtalya Milli Takımı’nın efsane orta sahası Gianni Rivera’nın da yetiştiği kulüp aynı zamanda.  Ancak onları futbol dünyasının gündemine taşıyan ne kulüp tarihi, ne de yetiştirdiği futbolcular. Ligi ilk sekiz içerisinde bitiren takımların son 16 turundan itibaren katıldığı ve seri başı olarak kendi sahalarında mücadele etme hakkı kazandığı İtalya Kupası’nda, İngiltere’deki veya başka ülkelerdeki gibi “Külkedisi” hikâyeleri görmek neredeyse imkânsızken ortaya çıktı, İtalya üçüncü ligi olarak da adlandırabileceğimiz Lega Pro’da Serie B’ye yükselme mücadelesi veren Alessandria. İlk turda Serie D takımlarından Alto Vicentino’yu maçın hemen başında buldukları iki golle mağlup etmeyi başardılar.

İkinci turda rakip bu kez Serie B takımlarından savunmasıyla ünlü Pro Vercelli’ydi. Alessandria, kendisini pek de önemsemeyen rakibi karşısında 1-2 kazanarak üçüncü tura çıkmaya hak kazandı ve bu turda kendileriyle aynı ligde mücadele eden Juve Stabia’yı yaklaşık 6.000 kapasiteli Estadio Giuseppe Moccagatta’da ağırladılar. Massimo Loviso’nun golüyle bu maçı da kazanan Alessandria dördüncü tura yükselerek en azından büyük bir kulüple karşılaşmayı ve bu maçın ulusal kanaldan canlı yayınlanmasını garanti altına almış oluyordu. Zira Alessandria gibi bir kulüpseniz, taraftarlarınızı ülkenin büyük stadyumlarından birinin deplasman tribününe götürmek, bazen kendi liginizde aldığınız galibiyetlerden daha değerli olabilir.

Alessandria, 2 Aralık 2015’te La Favorita çimlerine ayak bastığında,  maça gelen az sayıdaki Palermo taraftarı galibiyet hatta farklı bir skor umuyordu. Karşılaşmanın hemen başında bir önceki maçta turu getiren Loviso’nun penaltı golüyle öne geçen Alessandria, 10 kişi kalan rakibi karşısında ilk yarıda bir gol daha bularak soyunma odasına iki farkla önde girdi. Palermo ikinci yarıda farkı bire indirip beraberlik için yüklenmeye başladı ama Alessandria’nın pes etme niyeti yoktu. Üçüncü golü bulup üstüne bir de 10 kişi kaldılar, hatta maçın sonlarına doğru Alberto Gilardino, Palermo adına farkı bire indirdi. Fakat son düdük çaldığında küçük çaplı bir mucize gerçekleşmiş, Alessandria Palermo’yu elemişti.

Davut vs Golyat

Son 16 turundaki rakip bir diğer Serie A takımı olan Genoa’ydı. Yine kendi sahasından uzakta ve yine dev bir rakiple karşılaşan Alessandria maça kontrollü başladı. Sağlam savunma anlayışı ve biraz da doğru uyguladıkları ofsayt taktiği ile Genoa’yı durdurmayı başardılar. İlk yarı golsüz sona erdi. İkinci yarının hemen başında gelişen kontra atakta golü bulan Alessandria, savunmaya daha da ağırlık verdi. Buna karşılık Genoa yüklendikçe yüklendi ve maçın son dakikasında beraberliği yakalayarak karşılaşmayı uzatmaya götürdüler. Alessandria, 115. dakikada bir gol daha buldu ve 1-2 kazanarak çeyrek finale yükseldi. Son düdüğün ardından İtalyan spikerin ilk sözleri her şeyin özeti gibiydi: “Peri masalı devam ediyor”.

Çeyrek finalde, Serie B’de mücadele eden Spezia ile yine deplasmanda karşılaştı Alessandria. “Küçük Kartallar” lakaplı Spezia, Palermo veya Genoa’ya kıyasla bir dev sayılmazdı ama onlar da bir önceki turda 120 dakikası berabere biten maçta Roma’yı penaltılarla eleyip gelmişlerdi çeyrek finale. Karşılaşma Alessandria’nın önceki turlarda oynadığı maçlardan farklı başladı. Tribünler siyah-beyaz koreografilerle donatılmış, Spezia taraftarları da stadı hınca hınç doldurmuştu. Alessandria, 20. dakikada gelen penaltı golüyle 2015-16 sezonunun İtalya Kupası’nda ilk defa yenik duruma düştü. Maçın büyük bölümünü de yenik götürdüler. Genoa maçında sonradan oyuna girip uzatma dakikalarında takımına turu getiren Riccardo Boccalon bitime 20 dakika kala sahaya adım attı. 83. dakikada önce beraberlik golünü, ardından 90’da yarı finalin kapısını açan golü kaydetti.

Alessandria’nın mucizevi kupa yürüyüşünü bitiren ama aynı zamanda bu olağanüstü başarıyı tescilleyip tüm dünyaya yayan yarı finaldeki Milan eşleşmesi oldu. Giuseppe Moccagatta’nın böylesine büyük bir maçı kaldıracak kapasitesi ne yazık ki yoktu. Bu yüzden turun ilk ayağı 20 bin Alessandria taraftarı önünde, Torino’da oynandı. Mario Balotelli’nin penaltı golü olmasa maç muhtemelen 0-0 bitecekti. İkinci karşılaşmada Milan, hayatlarında ilk defa San Siro’ya çıkan Alessandria’lılar karşısında sahadan 5-0’lık galibiyetle ayrıldı ve finale çıktı.

L’Orso’nun (Ayılar) İtalya Kupası macerası böylece sona erdi. Geriye Alessandria’lı futbolcuların torunlarına anlatabilecekleri masalsı bir futbol başarısı ve teknik direktör Angelo Gregucci’nin şu sözleri kaldı: “Muhteşemdi. Hedefimiz Milan’ı yenip finale çıkmaktan ziyade küçük kulüplerin de bir şeyler başarabileceğini kanıtlamaktı. Biliyorum ki bütün küçük kulüp taraftarları bu maçta bizi destekledi. Taraftarlarımız atkılarını gururla sergiledi ve bence bu her şeyden daha değerli”.