Salı, Mart 19, 2019

Fitbol Dergi

“Ayrılık” Diye Bir Şey Yok!

Brexit ve Avrupa Futbolunun Geleceği Üzerine

Avrupa Birliği-Birleşik Krallık ilişkileri, tam üyeliğin gerçekleştiği 1973 yılından çok önce, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bile sorunlu ve karmaşıktı. Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulduğu 1950’lerde kurucu üyeler arasında yer almayı reddeden İngilizler, 60’lı yılları, Fransa ve Almanya’nın yakaladığı gelişim ivmesine imrenerek mütemadiyen üyelik başvurusu yapmakla (ve Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle tarafından reddedilmekle) geçirdi. 1970’ler, İngilizlerin ortak para birimi, serbest dolaşım ve ortak pazar gibi temel meselelerdeki muhalif tutumu ve ülkede sık sık gündeme gelen AB karşıtı söylemlerle hatırlanırken, 1980’li yıllar futbolun ve aslında holiganizmin ön plana çıktığı bir dönem oldu.

Geçtiğimiz ay ise ilişkilerde yeni bir sayfa açıldı. Daha doğrusu Birleşik Krallık, Avrupa Birliği defterini külliyen kapattı. 23 Haziran 2016’da sandık başına giden seçmenlerin %51.9’u AB’den ayrılma yönünde oy kullandı. Başbakan David Cameron’ın yanı sıra, AB karşıtı kampanyanın lideri Nigel Farage da görevlerinden istifa etti. “Yeni Demir Leydi” yakıştırmaları yapılan Theresa May, Başbakan oldu. Ülke 2 yıl içinde AB’den tamamen ayrılacak. Peki bundan sonra ne olacak? Olayın politik tarafını siyasetçilere bırakıp, asıl konumuza dönelim ve Brexit’in Avrupa futbolunu nasıl etkileyeceğine (ya da etkilemeyeceğine) bakalım.

Avrupalılık

Öncelikle, günümüzde Avrupalılık tanımının ülkeden ülkeye farklı anlamlar taşıdığını ve bilhassa yükselen ırkçılığın da etkisiyle giderek önemini yitirdiğini belirtmek gerek. Hollanda, Belçika ve Fransa’da aşırı sağ söylemleri olan partilerin güç kazanması, yakın gelecekte benzer referandumların buralarda da gündeme gelebileceğinin işareti. Böyle bir atmosferde, “çok kültürlülük” kavramı Avrupalılığın ön şartlı olma vasfını kaybetmek üzereyken futbolda tam tersi bir ivme göze çarpıyor.

Euro 2016’da mücadele eden İsviçre milli takımının ilk 11’indeki yalnızca üç futbolcu göçmen geçmişine sahip değildi. Durum Fransa, Almanya ve Belçika’da da benzer. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği’nin vatandaşlarına sağladığı en büyük kolaylıklardan biri olan kişilerin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımı ilkesi Avrupa’da sınırların ortadan kalkmasına ve Fransa, Almanya, İngiltere gibi büyük ve zengin ülkelere göçün artmasına sebep olduğu için eleştirilirken, yine Euro 2016’da boy gösteren İzlanda ve İrlanda milli takımları tamamiyle lejyonerlerden oluşmaktaydı.

Futbol, doğası gereği Avrupalılık düşüncesine öylesine uygun ki, günün birinde AB dağılsa bile Şampiyonlar Ligi, Avrupa Şampiyonası gibi futbol organizasyonlarının devam edeceğine kimsenin şüphesi yok. Birlik üyesi olmayan hatta coğrafi olarak Avrupa’da bile bulunmayan Azerbaycan, Kazakistan, İsrail ve Ermenistan gibi ülkelerin söz konusu futbol olunca Avrupa mekanizmaları içerisinde yer almaları da bu yüzden dikkate değer. AB üyesi olmayan Galler ve İzlanda’nın Euro 2016’daki performanslarının taraflı tarafsız tüm futbolseverlere zevk verdiğini ya da Galatasaray, Şahtar Donetsk, CSKA Moskova, Zenit St. Petersburg ve Göteborg’un UEFA kupasını kazandıkları yıllarda ülkelerinin AB üyesi olmadığını hatırlamakta da fayda var. Benzer şekilde, Şampiyonlar Ligi ya da eski adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı da AB dışından kazanan bir çok takım bulunmakta. Müzesinde 11 Şampiyonlar Ligi kupası bulunan Real Madrid bile bunların altısını İspanya’nın 1986 yılındaki tam üyeliğinden önce kazanmıştı.

Kim daha Avrupalı?

Konuya dair yapılan akademik çalışmalarda da bu ters orantı vurgulanıyor. Glasgow Üniversitesi’nden Raymond Boyle’a göre Avrupa Şampiyonası ve Şampiyonlar Ligi “ortak Avrupalı kültürel kimliğinin” en yüksek profile sahip iki öğesi. Fakat her ikisinin de AB üyeliğiyle bir alakası bulunmuyor. Yani kısacası birliğin dışında olmanın Birleşik Krallık’ta ve Avrupa’da elit futbol üzerindeki etkisi çok ama çok az. Glasgow’dan devam edecek olursak, Eylül 2014’te yapılan ve İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılmasını öngören referandumda “evet” oyları %44’te kalmasına rağmen, İskoç futbolunun iki lokomotifi Celtic ve Rangers’ın EPL’de yer alması gerektiğine dair eski tartışma, açık mavilerin 4 yıllık aranın ardından en üst lige çıkmasıyla birlikte yeniden alevlenebilir.

 

28 üyesi bulunan Avrupa Birliği, her yıl oy birliğiyle ortalama kaç karar alıyor bilmiyoruz ancak 55 üyeli UEFA, yıllardır her sezon aynı gün ve saatlerde yüzlerce maçı hem de çalınan marştan kullanılan logoya kadar aynı standartlarda başarıyla oynattı. Albrecht Sonntag’ın, 2012 yılında yayınladığı Şampiyonlar Ligi analizinde de belirttiği üzere; “Şampiyonlar Ligi’nin saat 20:45’i Avrupa futbolunun mutlak başlama vuruşu zamanı olarak oturtması piyasanın yeni standartlar/gelenekler oluşturmadaki gücünün en çarpıcı örneği. Şampiyonlar Ligi, uluslararası kendi zaman dilimini oluşturdu ve Avrupalılar bu diktatörlüğü gönüllü olarak kabul etti.

Ayrılık Diye Bir Şey Yok!

Hal böyleyken İngiliz halkının referanduma gidip AB’den ayrılma yönünde karar alması ne İngiliz takımlarının Şampiyonlar Ligi’ne katılmayacağı ne de EPL’nin izlenme oranlarının düşeceği anlamına geliyor. Zaten her biri ayrı futbol takımlarına sahip olan İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda UEFA organizasyonlarına katılmaya şüphesiz devam edecek. Bunun yanı sıra, serbest dolaşım yüzünden getirilen bazı katı kuralların ve çalışma izni şartlarının gevşetilebileceği ya da genç İngiliz futbolcuların daha kolay parlayabileceği bir ortam da oluşabilir.

Burada bir parantez açıp Brexit’in ekonomik yansımalarına da değinmemiz gerek. Zira kamuoyunda, Avrupa ekonomisinin altıda birlik kısmını oluşturan İngiltere’deki futbol kulüplerinin, Avrupa’dan futbolcu transfer ederken zorlanacağına ve yüksek profilli oyuncuları bundan böyle cezbedemeyeceğine dair yanlış bir algı da var. Evet, Brexit ile birlikte Sterlin, Euro ve Dolar karşısında değer kaybetti. Fakat bahsettiğimiz üzere futbolun kendi ekonomik dinamikleriyle Londra borsasında işlem gören şirket hisseleri arasında da doğrudan bir bağ bulunmuyor.

Sportif başarı sürdüğü müddetçe herhangi bir Avrupalı futbolcunun aynı ya da daha az maaşla dünyanın en iyi pazarlanan ligini nispeten daha fazla kazanabileceği diğer liglere tercih etmesi her zaman muhtemel. Fitbol Dergi Mart sayısında hikayesinden bahsettiğimiz, Watford’un Nijeryalı golcüsü Odion Ighalo’yu hatırlayalım… Üstelik İngiliz hükümetinin Brexit sonrası gelir ve işletme vergilerini düşürdüğü, düşürmeye de devam edeceği biliniyor. Dolayısıyla yakın gelecekte ne İngiliz futbolunda ne de futbol ekonomisinde herhangi bir çöküş beklemek gerçekçi değil.

Tabii tüm bu senaryoların hayata geçmesi için önümüzde oldukça uzun bir süre var. Her ne kadar Brexit kararının AB ile Birleşik Krallık arasındaki müzakereler sonucunda yürürlüğe girmeme ihtimali bulunsa da gerek Avrupa kurumlarından gerekse İngiliz yetkililerden gelen açıklamalar ayrılığın geri dönülemez olduğunu kanıtlar nitelikte. Müzakerelerin neticesi ne olursa olsun Premier Lig’siz, Old Trafford’suz, Merseyside derbisiz ve John Motson’sız bir futbol düşünmek imkansız.

Kim Bu Çocuklar?

EPL’de sezon sonu yaklaşırken Leicester City ve Tottenham Hotspur’un şampiyonluk yarışında yalnız kalması, diğer birçok hikâyenin de önüne geçti. Kabul, Tilkiler bu sezon bir mucizeyi başarmak üzere ve hem Vardy hem de Mahrez futbol sohbetlerinin büyük bölümünü işgal etme hakkına fazlasıyla sahip. Yine de, bu durum diğerlerini görmezden gelebileceğimiz anlamı taşımıyor.

Ruben Loftus-Cheek

2015-16 sezonunun Chelsea ve Manchester United adına pek de parlak geçmemesi, yeni jenerasyona daha fazla şans tanınmasının da önünü açtı. Chelsea’de, Mourinho döneminde A takım kadrosuna dâhil edilen ve geçen sezon çok kısa süre forma giyen Ruben Loftus-Cheek bu sezon, bilhassa ikinci yarıda müthiş bir form yakaladı. Loftus-Cheek, 1996 doğumlu ve 8 yaşından bu yana Chelsea altyapısında. U16, U17, U19 ve U21 kategorilerinde toplam 29 kez milli oldu. Orta sahanın ortasında, 8 numara pozisyonunda oynuyor. 1.91’lik boyuyla ilk etapta Yaya Toure ve Patrick Viera’ya benzetilse de, Chelsea ve İngiltere milli takımının eski hocası Glenn Hoddle, “Ruben bana Michael Ballack’ı hatırlatıyor, hem fiziksel hem de oyun tarzı olarak” diyor onun için. Kuvveti sayesinde ikili mücadelelerde, kesme ve engellemelerde büyük oranda başarı sağlıyor. Uzun boyu, gücünü pekiştirdiği halde topla birlikte hızlı hareket etmesine engel teşkil etmiyor. Topu geriden alıp ileri taşıyabiliyor, sağ ayaklı olmasına karşın sol ayağını da kullanabiliyor.

Chelsea formasıyla bu yıl tüm kulvarlarda çıktığı 14 maçta da oyun kurma becerileri ön plandaydı. Vizyonu ve oyunu okuma yeteneği önemli düzeyde, kısa-uzun pas tercihleri son derece başarılı. Top rakipteyken defansif oyunda nasıl pozisyon alacağı noktasındaki eksiklerinin yanı sıra pas-dribbling seçimi ve zamanlaması da geliştirmesi gereken özellikler arasında. En önemli avantajı ise çok genç yaşta, çok büyük bir kulüpte, yetenekli takım arkadaşlarıyla düzenli forma giyiyor oluşu. Ruben Loftus-Cheek için son söz olarak, İngiliz futbolunun Lampard-Gerard sonrası orta saha boşluğunu doldurabilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Marcus Rashford   

Londra’nın kuzeyinde de benzer bir hikâye söz konusu. Manchester United’ın sezon hedeflerinden uzaklaşması, kötü sonuçlar ve sakatlıklar neticesinde Louis Van Gaal, dünya futbolunun yeni bir yıldız kazanmasına aracı oldu. 1997 doğumlu Marcus Rashford, United formasıyla ilk maçına 25 Şubat 2016’da, UEFA Avrupa Ligi ikinci tur rövanş maçında Midtjylland karşısında çıktı. İlk maçı deplasmanda 2-1 kaybeden Kırmızı Şeytanlar, Old Trafford’da da yenik duruma düşmüştü. Rashford, ikinci yarıda attığı iki golle hem takımına turu getirdi hem de taraflı tarafsız tüm futbolseverlere kendini tanıttı. 3 gün sonra Arsenal karşısında da iki gol birden atıp bir de asist yapınca, bir anda Martial ve Depay’ın sezon boyu yaratamadığı etkiyi tek başına yarattı. Mart ayında Manchester derbisinin tek golünü atan da yine Rashford oldu. Şu ana dek, genç yıldızın ilk 11’de başladığı 7 lig maçında United 5 galibiyet aldı. Rashford ise toplamda oynadığı 12 maçta 7 gol attı.

Altyapı eğitimini, Wes Brown ve Danny Welbeck’in de mezunları arasında yer aldığı Fletcher Moss Rangers futbol akademisinde alan Rashford’un en önemli özellikleri hızı, patlayıcı gücü ve muhteşem sprint kabiliyeti. Son vuruşlardaki klası, doğru zamanda doğru yerde olmasını sağlayan golcü içgüdüleri de üst düzeyde. Rashford, tıpkı Thomas Müller gibi bir Raumdeuter. Oyun alanındaki boşlukları rakip savunmalara yakalanmadan doldurabiliyor. Yaşıtlarının aksine tek başına yıldız olmak gibi bir hedefi, dolayısıyla da egosu yok. Takım için oynaması ve çok çalışması sayesinde de United taraftarlarının gönlünü kolayca fethetti zaten.

Dele Alli

Tekrar Londra’ya dönecek olursak bu kez ilk ikisinden farklı bir profil karşımıza çıkıyor: İngiltere 1. Lig ekiplerinden Milton Keynes Dons’da oynadığı son maçın üzerinden sadece 11 ay geçtiği halde takımı Tottenham Hotspur ile EPL’de şampiyonluk mücadelesi veren Dele Alli. 1996 yılındaki doğumundan kısa bir süre sonra annesi ve Nijeryalı babası ayrılmış, 11 yaşında MK Dons altyapısında futbola başlamış ve 13 yaşında da yakın arkadaşı Harry Hickford’un ailesi tarafından evlat edinilmiş Bamidele Jermain Alli.

Orta sahanın ortasında görev yapıyor. En belirgin iki özelliği; dengesi ve topla yapabilecekleri yani saf futbol yeteneği. Vücut yapısı öyle görünmese de son derece güçlü ve ayakta kalabilen bir futbolcu Dele Alli. Hızı, kolayca adam eksiltmesine yetebilecek seviyede ve teknik kabiliyeti ile birleşince kendisini bir dribbling ustası yapıyor. Pasları büyük oranda başarılı ama topsuz oyunda topla olduğu kadar rahat olmadığını da belirtmek gerekiyor. 1. Lig’den gelip en üst düzeye anında adapte olması ve şimdiden milli takımın değişmezleri arasına girmesi, gelecek adına en değerli avantajı. Steven Gerard hayranı bir Liverpool taraftarı olduğunu bilmeyen de yok.

Dele Alli, Tottenham’ın bu sezonki performansının da baş aktörlerinden biri. Ligde oynadığı 31 maçta 8 gol atıp 8 de asist yaptı, karşılığını da yeni bir sözleşmeyle aldı. 2015 Şubat ayında 5 milyon pounda transfer edilen Alli, aylık 40 bin pound kazandığı ilk kontratını beş buçuk yıllığına yeniledi ve kazancı 120 bin pounda yükseldi. Tüm bunlar bir kenara, yetenek tahlilinde bir dünya markası olan Sir Alex Ferguson’un Dele Alli için, “Paul Gascoigne’den bu yana gördüğüm en iyi genç orta saha oyuncusu” demesi Alli’nin geleceğine dair heyecanlanmamızı sağlayan en büyük gelişme oldu. Tek başına bile çok önemli bir referans…

Ruben Loftus-Cheek, Marcus Rashford ve Dele Alli. Futbolun beşiğinde sallanıp gelmiş yeni futbol sanatçıları. Bizlere ise sadece izleyip mest olmak kalıyor…

Zafer Vuruşu: U.S. Alessandria Calcio 1912

Türkçeye Zafer Vuruşu olarak çevrilen A Shot At Glory filmini izlemeyeniniz yoktur. Robert Duvall ve Micheal Keaton gibi iki büyük yıldıza Rangers efsanesi Ally McCoist’in eşlik ettiği, Kilnockie adlı hayali İskoç alt lig takımının İskoçya Kupası’nda finale çıkışını konu edinen, futbolda, sporda ve hayatta inandığınız zaman başaracaklarınızın sınırı olmadığını sade bir dille anlatan bir futbol dramasıdır Zafer Vuruşu. Aslında, Gordon McLeod (Robert Duvall) ve öğrencilerinin hikâyesi, günümüz futbol ‘endüstrisinde’ görmeye pek alışık olmadığımız, unutulmaya yüz tutmuş türden bir başarıdır. Zira artık zengin olan güçlü, güçlü olan başarılıdır. Sistem acımasızdır, küçük takımlara bizim gibi romantik yaklaşmaz, her daim güçlünün kazanmasından yanadır.

Kısıtlı imkânlar ve olağanüstü zor koşullarda, futbol seviyesi bakımından fersah fersah ileride olan rakiplere karşı verilen bir onur mücadelesinin gerçek hikâyesini futbol sahalarında görmeyeli epey uzun zaman oldu. 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası’na sonradan davet edildiği halde, futbolcularını yaz tatillerinden kampa çağıran Danimarka turnuvayı şampiyon tamamlamıştı mesela. 2000 yılında amatör küme takımı Calais RUFC Fransa Kupası finalinde, Nantes’a son saniyede yediği penaltı golüyle kaybetmişti. 2004 FA Cup finalinde Manchester United’a karşı boy gösteren Milwall’dan sonra 2013’te de bir dördüncü kademe takımı olan Bradford City, İngiltere Lig Kupası’nda hem de Watford, Wigan, Arsenal ve Aston Villa’yı eleyerek finale çıkmayı başarmıştı. İngilizcede seviye olarak altta olanın favori olanı yendiği müsabakaları anlatmak için kullanılan ve biraz da kutsal metinlerde geçen Davud’un Golyat’ı mağlup etmesi olayından esinle, Giant Killer (Dev Öldüren) olarak adlandırılan bu durum son olarak İtalya’da yaşandı.   

Alessandria’nın Kupa Yürüyüşü

1912’de kurulan Unione Sportiva Alessandria Calcio, İtalya’nın Piyemonte bölgesinde yer alan 430 bin nüfuslu Alessandria şehrinin takımı. Serie A’nın bölgesel turnuvalardan lig usulüne döndüğü 1929 yılından itibaren en üst ligde 13 sezon geçiren Alessandria, Milan’ın ve İtalya Milli Takımı’nın efsane orta sahası Gianni Rivera’nın da yetiştiği kulüp aynı zamanda.  Ancak onları futbol dünyasının gündemine taşıyan ne kulüp tarihi, ne de yetiştirdiği futbolcular. Ligi ilk sekiz içerisinde bitiren takımların son 16 turundan itibaren katıldığı ve seri başı olarak kendi sahalarında mücadele etme hakkı kazandığı İtalya Kupası’nda, İngiltere’deki veya başka ülkelerdeki gibi “Külkedisi” hikâyeleri görmek neredeyse imkânsızken ortaya çıktı, İtalya üçüncü ligi olarak da adlandırabileceğimiz Lega Pro’da Serie B’ye yükselme mücadelesi veren Alessandria. İlk turda Serie D takımlarından Alto Vicentino’yu maçın hemen başında buldukları iki golle mağlup etmeyi başardılar.

İkinci turda rakip bu kez Serie B takımlarından savunmasıyla ünlü Pro Vercelli’ydi. Alessandria, kendisini pek de önemsemeyen rakibi karşısında 1-2 kazanarak üçüncü tura çıkmaya hak kazandı ve bu turda kendileriyle aynı ligde mücadele eden Juve Stabia’yı yaklaşık 6.000 kapasiteli Estadio Giuseppe Moccagatta’da ağırladılar. Massimo Loviso’nun golüyle bu maçı da kazanan Alessandria dördüncü tura yükselerek en azından büyük bir kulüple karşılaşmayı ve bu maçın ulusal kanaldan canlı yayınlanmasını garanti altına almış oluyordu. Zira Alessandria gibi bir kulüpseniz, taraftarlarınızı ülkenin büyük stadyumlarından birinin deplasman tribününe götürmek, bazen kendi liginizde aldığınız galibiyetlerden daha değerli olabilir.

Alessandria, 2 Aralık 2015’te La Favorita çimlerine ayak bastığında,  maça gelen az sayıdaki Palermo taraftarı galibiyet hatta farklı bir skor umuyordu. Karşılaşmanın hemen başında bir önceki maçta turu getiren Loviso’nun penaltı golüyle öne geçen Alessandria, 10 kişi kalan rakibi karşısında ilk yarıda bir gol daha bularak soyunma odasına iki farkla önde girdi. Palermo ikinci yarıda farkı bire indirip beraberlik için yüklenmeye başladı ama Alessandria’nın pes etme niyeti yoktu. Üçüncü golü bulup üstüne bir de 10 kişi kaldılar, hatta maçın sonlarına doğru Alberto Gilardino, Palermo adına farkı bire indirdi. Fakat son düdük çaldığında küçük çaplı bir mucize gerçekleşmiş, Alessandria Palermo’yu elemişti.

Davut vs Golyat

Son 16 turundaki rakip bir diğer Serie A takımı olan Genoa’ydı. Yine kendi sahasından uzakta ve yine dev bir rakiple karşılaşan Alessandria maça kontrollü başladı. Sağlam savunma anlayışı ve biraz da doğru uyguladıkları ofsayt taktiği ile Genoa’yı durdurmayı başardılar. İlk yarı golsüz sona erdi. İkinci yarının hemen başında gelişen kontra atakta golü bulan Alessandria, savunmaya daha da ağırlık verdi. Buna karşılık Genoa yüklendikçe yüklendi ve maçın son dakikasında beraberliği yakalayarak karşılaşmayı uzatmaya götürdüler. Alessandria, 115. dakikada bir gol daha buldu ve 1-2 kazanarak çeyrek finale yükseldi. Son düdüğün ardından İtalyan spikerin ilk sözleri her şeyin özeti gibiydi: “Peri masalı devam ediyor”.

Çeyrek finalde, Serie B’de mücadele eden Spezia ile yine deplasmanda karşılaştı Alessandria. “Küçük Kartallar” lakaplı Spezia, Palermo veya Genoa’ya kıyasla bir dev sayılmazdı ama onlar da bir önceki turda 120 dakikası berabere biten maçta Roma’yı penaltılarla eleyip gelmişlerdi çeyrek finale. Karşılaşma Alessandria’nın önceki turlarda oynadığı maçlardan farklı başladı. Tribünler siyah-beyaz koreografilerle donatılmış, Spezia taraftarları da stadı hınca hınç doldurmuştu. Alessandria, 20. dakikada gelen penaltı golüyle 2015-16 sezonunun İtalya Kupası’nda ilk defa yenik duruma düştü. Maçın büyük bölümünü de yenik götürdüler. Genoa maçında sonradan oyuna girip uzatma dakikalarında takımına turu getiren Riccardo Boccalon bitime 20 dakika kala sahaya adım attı. 83. dakikada önce beraberlik golünü, ardından 90’da yarı finalin kapısını açan golü kaydetti.

Alessandria’nın mucizevi kupa yürüyüşünü bitiren ama aynı zamanda bu olağanüstü başarıyı tescilleyip tüm dünyaya yayan yarı finaldeki Milan eşleşmesi oldu. Giuseppe Moccagatta’nın böylesine büyük bir maçı kaldıracak kapasitesi ne yazık ki yoktu. Bu yüzden turun ilk ayağı 20 bin Alessandria taraftarı önünde, Torino’da oynandı. Mario Balotelli’nin penaltı golü olmasa maç muhtemelen 0-0 bitecekti. İkinci karşılaşmada Milan, hayatlarında ilk defa San Siro’ya çıkan Alessandria’lılar karşısında sahadan 5-0’lık galibiyetle ayrıldı ve finale çıktı.

L’Orso’nun (Ayılar) İtalya Kupası macerası böylece sona erdi. Geriye Alessandria’lı futbolcuların torunlarına anlatabilecekleri masalsı bir futbol başarısı ve teknik direktör Angelo Gregucci’nin şu sözleri kaldı: “Muhteşemdi. Hedefimiz Milan’ı yenip finale çıkmaktan ziyade küçük kulüplerin de bir şeyler başarabileceğini kanıtlamaktı. Biliyorum ki bütün küçük kulüp taraftarları bu maçta bizi destekledi. Taraftarlarımız atkılarını gururla sergiledi ve bence bu her şeyden daha değerli”.

Dünyanın En Zengin Eski Futbolcusu: Dave Whelan

7 Mayıs 1960 günü yaklaşık 100 bin futbolsever, lig şampiyonluğunu bir puan farkla Burnley’e kaptıran Wolverhampton Wanderers ile sezon boyu kümede kalma mücadelesi veren Blackburn Rovers’ın karşılaşacağı FA Kupası finali için tarihi Wembley Stadyumu’nu doldurmuştu. Wolves’un kazanacağından çok az insan şüphe ediyordu ancak o gün kader ağlarını başka türlü örecekti…

1936 yılının Kasım ayında, İngiltere’nin kuzeyindeki Bradford kasabasında dünyaya gelen David, henüz 3 yaşındayken savaşa giden babasının yokluğunda annesi ve kardeşleriyle birlikte yaşam mücadelesi veriyordu. Zira savaş sebebiyle fakirlik had safhada, yaşam kalitesi ise diplerdeydi. Bir gün sokakta bulduğu bir penny ile ilk iş olarak, iki katlı otobüslerden birine binip şehir turu atmayı kafasına koydu. Otobüste karşılaştığı bir askere “Bayım, bu gerçek bir silah mı?” diye sordu. Adam kibarca “evet” dedi ve aynı durakta indiklerini görünce ekledi: “Evlat, sen nerede oturuyorsun?”. Adresi öğrenince bir soru daha sordu: “Adın David mi?”. Bu, David’in babasıyla ilk karşılaşması ve sohbeti olmuştu.

Dave Whelan – Blackburn Rovers / 27 Nisan 1960

Babasının eve dönüşüyle birlikte David’in hayatında olumlu gelişmeler yaşanmaya başladı. Chadwick Sokağı’ndaki ilk radyo onların evindeydi. İlk elektrik bağlantısı ve ilk televizyon da öyle. Bir çift yeni futbol ayakkabısı da bu lükslerden biriydi. Babası, David’in yeteneğinin farkındaydı ve O’nu futbol oynaması için teşvik ediyordu. Wigan Erkek Kulübü’nde futbola başlayan David, bir yandan da yerel demir-çelik fabrikasında çalışıyordu. 17 yaşına geldiğinde yarı zamanlı işlerinden birini bırakması gerektiğini anladı ve futbolu tercih etti. Wigan takımından bir yetkili evlerine gelerek masanın üzerine 100 pound koydu ve sözleşme imzalamak istediğini söyledi. Blackburn Rovers ise yalnızca 10 pound öneriyordu. Babası tercihi David’e bırakmıştı, O da Blackburn’ü seçti. David, 1957-58 sezonunda en üst lige yükselen Rovers takımının bir parçasıydı. Sol bek oynuyordu ve dönemin kör dövüşünü andıran aşırı fiziksel İngiliz futbol ortamında, gücü, oyun tarzı ve yetenekleriyle hiç sırıtmıyordu. Sonraki sezonu onuncu tamamladılar, bir sonrakini ise on yedinci.

FA Cup 1960

7 Mayıs 1960’ta ise işte oradaydı: her futbolcunun hayalini süsleyen FA Kupası finalinde, Wolverhampton Wanderers ile karşılaşacaklardı. Wembley hınca hınç dolmuştu. Maçın ilk dakikalarında iki takım da kontrollü davranıyor, risk almıyordu. Bir süre sonra Wolves baskıyı artırdı ve öne geçti. Blackburn golün şokunu henüz atlatamamıştı ki, orta sahada yaşanan bir pozisyonda David “Dave” Whelan, rakip takımdan Norman Deeley ile girdiği ikili mücadele sonrası acıyla yerde kıvranmaya başladı. Whelan’ın bacağı kırılmıştı. O yıllarda final müsabakalarında oyuncu değişikliğine izin verilmediğinden Blackburn on kişi kalmış, dahası Whelan’ı sakatlayan Deeley, maçın geri kalan kısmında iki gol atarak kupayı Wanderers’a kazandırmıştı. Tam bir trajediydi yaşanan. Whelan hemen hastaneye kaldırılıp ameliyata alındı. Ameliyat başarılı geçmişti geçmesine ama David’in sahalara dönmesi iki yılı bulacaktı. Sakatlık sonrası iyileşme sürecinin uzaması ve geri döndüğünde eski formunda olmaması sebebiyle 4. lig takımlarından Crewe’ye gönderildi. Crewe’de şampiyonluk sevinci yaşadı ve bir yıl da üçüncü ligde top koşturduktan sonra, futbolu bıraktı.

Whelan ailesi ilk marketlerinde

Whelan’ı binlerce eski futbolcudan ayıran hikaye de aslında tam olarak burada başladı. Sakatlık yüzünden futbolu bırakanların çoğu genellikle ya antrenör, yorumcu olarak futbolun içinde kalmaya çalışır ya da hayata küsüp silinir gider. Dave Whelan ise bambaşka bir kariyer planı yaptı. Önce, Blackburn’deki Howard Kardeşler adlı markette çalışmaya başladı. Bir yandan da küçük bir büfe işletiyordu. Ardından kendi marketini açtı. Amerika’ya gidip oradaki ekonomi modeli ve perakende satış teknikleri üzerine araştırma yaptı. Döndüğünde Whelan İndirim Marketleri zincirini kurdu. Kısa süre içinde tüm Lancashire’da 10 şubeye ulaşmıştı. Hızlı yükselişi, Yorkshire’lı süpermarket devi Ken Morrison’ın dikkatini çekti ve Whelan, süpermarket zincirini 1.5 milyon pound’a Morrison’a sattı.

Futbolcu/Başkan Dave Whelan

Burada bir süre durup, 1.5 milyon pound’un ne kadar büyük bir para olduğunu düşünmek isteyebilirsiniz. Fakat Dave fazla beklemedi. 1978’de JJ Bradburns adlı Wigan menşeli spor malzemeleri mağazasını satın alarak adını JJB Sports olarak değiştirdi. 1980-1990 arası şirketin değeri hızla yükseldi ve JJB bir süre sonra Birleşik Krallığın en büyük spor ürünleri mağazasına dönüştü. “Kazanmak için Oynamak” (Playing to Win) adlı otobiyografisinde Whelan, “Amerika’da her şey müşterilerin önündeydi, bizde ise tezgahın arkasında ve kapalı dolaplarda. Orada müşteri bir raketi denemek istediğinde onu eline alıp gönlünce savurabiliyordu. Ben, İngiltere’ye bunu getirdim” diyerek ticari zekasını nasıl kullandığını açıklıyor. Ticari girişimlerinin borsa değeri toplam 1 milyar pound’a ulaşan Whelan, her şeye rağmen futboldan kopamıyor, içindeki futbol tutkusunu bastıramıyordu.

1995’te nihayet, yetiştiği, ticaret hayatına başladığı kentin futbol takımını, Wigan Athletic’i satın aldı ve o gün taraftarlara bir söz verdi: “Wigan’ı Premier Lig’e çıkaracağız”. Siyasi bir söylem gibi görünse de Wigan hemen ertesi yıl şampiyon oldu. Bu başarıda şüphesiz ki sezon başında İspanya’dan transfer edilen Isidro Diaz ve Roberto Martinez’in büyük katkısı vardı. Whelan bir yandan da stad inşasına 30 milyon pound harcadı ve Wigan’ı alt liglerdeki en büyük stadının sahibi yaptı. Yeni stadla birlikte Wigan üst sıraları zorlamaya başladı ve önce Championship’e ardından da Premier Lig’e yükseldi. Whelan, taraftarlara verdiği sözü 10 yılda yerine getirmiş ve Wigan’ı, tarihinde ilk defa en üst lige taşımıştı.

FA Cup 2013

Kulüp efsanesi Roberto Martinez’in 2009 yılında teknik direktörlük koltuğuna oturmasıyla Wigan’ın adeta çehresi değişti. Dört yıl boyunca en üst ligde tutunmayı başaran Wigan, 2013’te bambaşka bir başarı hikayesine daha imza atarak FA Kupası’nda finale yükseldi. Whelan’ın kaderini çizen finalden 53 yıl sonra, 11 Mayıs 2013’te Wigan, Wembley’de Manchester City karşısına çıktı. Dengede giden maçın 90+1. dakikasında Ben Watson’ın kafa golüyle Wigan, tarihinde ilk defa FA Kupası’nı kazandı. Bu olağanüstü bir başarıydı. Maçtan sonra Whelan, “Hislerim tarif edilemez. Bir hayal gerçek oldu. Futbol sahasında tamamlanmamış bir işim olduğunu hep hissediyordum. Gururluyum çünkü bu, müthiş bir serüvene muhteşem bir son” açıklamasını yaparken gözlerindeki sevinç gözyaşları henüz kurumamıştı.

Wigan, aynı sezon küme düştü ve şu an Championship’te mücadele ediyor. Dave Whelan, 2015 yılında kulüp yönetimini torununa bıraktı ve geçtiğimiz aylarda, kendi adını taşıyan Wigan DW Stadyumu önündeki kendi heykelinin açılışını yaptı. İngiliz futbol sisteminin dört liginde hem futbolcu olarak oynamış hem de yöneticilik yapmış tek kişi ve dünyanın en zengin eski futbolcusu Whelan, 80 yaşında ve hala futbol aşkıyla yaşıyor…

SPAL Mucizesi

SPAL Mucizesi

Tarih 12 Mayıs 1968. Serie A’daki son maçında Juventus ile karşılaşan Societa Polisportiva Ars et Labor (SPAL), Gianfranco Zigoni’nin tek golüyle sahadan yenik ayrıldı ve küme düştü. Yaklaşık yarım asırdır alt liglerde gezen SPAL için, hasret bu sezon sona erdi.

İtalya’nın kuzey şehirlerinden Ferrara’daki bir manastırda, rahipler tarafından 1907 yılında kurulan SPAL, 1950’ler ve 60’larda İtalyan futbolunun önemli takımlarından biriydi. Hatta, Roma, Juventus ve Milan formalarıyla efsaneleşip, gelmiş geçmiş en başarılı teknik direktörlerden biri olmadan önce Fabio Capello’nun da ilk forma giydiği, yetiştiği kulüptü SPAL. O yıllardaki başarının mimarı, başkan Paolo Mazza’nın 1981’deki ölümünün ardından, kulüp krizden krize sürüklendi. 2013’te yaşanan mali kriz sonucu kesin olarak battı ve kapanmaktan son anda, dördüncü ligde mücadele eden komşu takım Giacomense ile birleşerek kurtuldu. Birleşmenin ardından kulüp S.P.A.L 2013 adını aldı.

Giacomense Başkanı Walter Mattioli, koyu bir SPAL taraftarıydı ve çeşitli sektörlerdeki girişimleriyle tanınan Colombarini ailesinin maddi desteğini de arkasına alarak kolları sıvadı. Mattioli, bu sütunlarda daha önce bir çok kez anlatıldığı üzere, işe, güvenilir bir sportif direktör ve potansiyeli olan bir teknik direktör bularak başladı. Giacomenseli eski futbolcu Davide Vagnati ile Fiorentina altyapısında antrenör olarak çalışan Leonardo Semplici sırasıyla bu iki göreve getirildi. O dönem, üçüncü ligde zor günler geçiren SPAL, ikilinin birlikte çalışmaya başlamasıyla 2014-15 sezonunda nefes aldı. Ertesi yıl ise şampiyon olarak Serie B’ye yükseldiler.

Semplici’nin Hücum Futbolu

Semplici, İtalyanca “basit” demek. Fakat başarılı taktisyenin oyun planları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Semplici, bu yüzyılın başlarında bir çok elit hocanın terk ettiği ama son yıllarda tiki-taka’ya ve gegenpressing’e karşı en etkili panzehir olarak tekrar gündeme gelen 3-5-2’yi tercih ediyor. Takımı, son iki sezondur çok gol atıp az gol yiyor. Hücuma verdiği önem bakımından Semplici’yi Leonardo Jardim’e, bol gol atan SPAL’i ise Fransa şampiyonu Monaco’ya benzetebiliriz. Bir farkla: SPAL takımının soyunma odasında herkes aynı dili konuşuyor. Evet, yanlış okumadınız. SPAL, günümüz futbol endüstrisinde nadir görülen bir kadro yapısına sahip. Bir maçta 11 dakika forma giyen ve Brezilya-İtalya çifte vatandaşlığı bulunan, Gabriel Strefezza’yı da yabancı saymazsak, tüm futbolcular İtalyan!

Hiç yabancı oynatmadan, doğru planlama ve vizyonla sportif başarıya kısa sürede ulaştılar. Esasen kulüp, böyle bir politika benimsemiş değil. Yani Athletic Bilbao ya da Altınordu gibi, bir ilke çerçevesinde hareket etmiyorlar. Hatta sezon başında birkaç yabancı futbolcu transfer etmek istedilerse de imkanlar el vermedi. Bundan sonra da kulüp yapısına uymayan ve astronomik ücretler talep eden futbolculara, sırf yabancı diye yönelmeyeceklerini rahatlıkla iddia edebiliriz. Bu durumun; modern tabirle “yabancı çöplüğüne” dönmüş, iki takımı arasındaki bir lig maçında oynayan Brezilyalı futbolcu sayısının, Türk futbolcu sayısından fazla olduğu ülkemizdeki kulüpler için bir anlam ifade edip etmediğini bilmiyoruz. Fakat SPAL’in yolu, kulübün finansal dengelerini sarsmadan ve bol para haracamadan da başarıya ulaşılabileceğinin kanıtı.

Üst Lige Taşınan Heyecan

Sezon başında, herkesin beklentisi 23 yıl sonra Serie B’de mücadele edecek olan SPAL’in tekrar küme düşeceği doğrultusundaydı. Fakat onlar inanılması güç bir mucizeye imza atarak bitime bir hafta kala şampiyonluğu garantilediler. Kulübün, gelecek sezon nasıl bir performans sergileyeceğini yaz dönemi transferleri kadar, 8500 kapasiteli ve bir kale arkasında tribünü bulunmayan emektar Paolo Mazza stadında yapılacak rekonstrüksiyon çalışmaları da belirleyecek.

İtalya’da Scudetto’ya odaklanan futbolseverler, Juventus, Roma ve Napoli’nin son haftaya kadar süren mücadelesi sebebiyle Serie B’de yaşanan büyük mucizeyi ıskaladı. Bir dönemin efsanesi SPAL, yarım asır sonra Serie A’ya döndü. 1968’de onları küme düşüren golü atan Gianfranco Zigoni’nin oğlu, Gianmarco Zigani ise, şampiyon SPAL kadrosunun en çok gol atan ikinci oyuncusu. Kaderin cilvesi…

İki Dembele

Moussa

Ada futbolunun en köklü kulüplerinden Celtic, geçtiğimiz yaz Fulham’ın genç golcüsü Moussa Dembele’yi bedelsiz olarak kadrosuna kattı. Fransız futbolcunun ismi, transfer piyasasında fazla yer tutmuyordu ancak nasıl olduysa Galatasaray’ın gündemine girmeyi başarmıştı. Taraftarlar ise ikiye bölünmüş durumdaydı. Dembele’ye bilgisayar oyunlarından aşina olanlar son derece sevinçliydi. Öte yandan futbolcuyu tanımayanlar, Galatasaray’ın daha bilinen, “yıldız” isimlere yönelmesi gerektiğini düşünüyor, Dembele transferine karşı çıkıyordu. “Yaşı genç, Galatasaray’da iş yapmaz” tezini savunan ikinci grup, bir yöneticinin oğlunu da arkalarına almanın verdiği güçle galip geldi. Moussa Dembele’nin Galatasaray’a transferi son anda gerçekleşmedi ve futbolcu Celtic Park’ın yolunu tuttu.

Eylül 2016’da Celtic ve Rangers, İskoç liginde uzun yıllar sonra ilk defa karşı karşıya geldi. Dembele, Old Firm’de üç gol atarak hem takımının galibiyetinde pay sahibi oldu, hem de kim olduğuna dair Google aramalarının sayısını bir hayli artırdı. 2 hafta sonraki Şampiyonlar Ligi grup maçında bu kez rakip Manchester City idi. 3-3 biten karşılaşmada attığı iki gol, onu, Tottenham Hotspur’da oynayan Mousa Dembele ile karıştıran İngiliz futbolseverlere de tanıttı. Bonservis bedelsiz transfer olduğu Celtic’te henüz 3 ay dolmadan yıldızlaşmayı başardı. Sezonun son iki ayını sakatlıklarla boğuşarak geçirmesine rağmen, tüm kulvarlarda oynadığı 49 maçta 32 gol atıp 9 asist yaptı. Dembele şu an, başta Arsenal olmak üzere büyük kulüplerin radarında. Ama O’nu transfer etmek isteyen kulüpler için kapının, 50 milyon avrodan açıldığını da belirtmek gerek.

Transfermarkt verilerine göre Celtic takımının toplam değeri 51.7 milyon avro. Kabaca bir hesapla Dembele’nin satışı ile Celtic bir kat büyüyebilir. Üstelik bunu yaparken yerel lige ve kupalara koydukları ambargoyu da birkaç yıl daha sürdürebilirler. Zira Celtic’in bel bağladığı tek Dembele, Moussa değil…

Karamoko

Karamoko Kader Dembele, 22 Şubat 2003’te Londra’da dünyaya geldi. Fildişi Sahili asıllı ‘Kaddy’ tıpkı as takımdaki soy adaşı gibi 2016’nın Eylül-Ekim aylarında parladı. Tekniği, oyun bilgisi ve yetenekleri Celtic U13 takımındaki yaşıtlarına fazla geldiğinden, önce U16 ardından da U20 takımıyla antrenmanlara, hatta maçlara çıkmaya başladı. Sol ayaklı olmasına rağmen hücum hattının her yerinde oynayabiliyor. Olağanüstü tekniğinin ve çok kolay çalım atabilmesinin yanı sıra, paslarıyla da oyunu yönlendirebiliyor. Yaşına oranla son derece soğukkanlı ve kendisinden 4-5 yaş büyüklerle oynarken bile asla sırıtmıyor. Şu an için en büyük dezavantajı doğal olarak kısa olan boyu. Celtic’teki antrenörleri O’nu “dengeli, ayakları yere basan, mütevazı, öğrenmeye açık” bir futbolcu olarak niteliyor ve zamanla hem fiziksel hem de mental gelişimini tamamlayacağını düşünüyor.

Karamoko öylesine büyük bir potansiyel ki, bir süredir Avrupa’nın önde gelen tüm kulüpleri transferi için kıyasıya yarışıyor. Celtic ise elini çabuk tuttu. Şimdiden yeni Messi yakıştırmaları yapılan ve dünya futbol tarihine damga vurması beklenen futbolcu ile dört yıllık yeni sözleşme imzalandı. İskoçya, böylesine olağanüstü yeteneklerle donatılmış bir yıldız adayının sıklıkla ortaya çıktığı bir ülke değil. Buna rağmen ne Celtic futbolcusunu kaptıracak kadar acemice davranıyor ne de Dembele kendisine gösterilen ilgiden şımarıp havaya giriyor. Çünkü futbolun beşiğinde işler, Türkiye’deki gibi yürümüyor.

Ne yazık ki, bizim futbol atmosferimizde küçük yaşlarda yetenek ışığı veren futbolcular doğru yönlendirilmiyor ve çocukların üzerinde gereksiz baskı oluşturuluyor. Bu baskıyı doğru yöne kanalize edecek mekanizmaların eksikliği de potansiyel yıldızları daha parlamadan söndürüyor. Örnekler bu satırlarda sıralanamayacak kadar çok…

Büyük futbol düşünürü, üstad Ali Ece’den alıntı yaparak bitirecek olursak, “Şu zamana kadar Dembele ve Feyyaz isimli kötü futbolcu görmedim. Oğlum olursa adını Feyyaz Dembele koyacağım”

 

Orient Express

Fitbol Dergi Ekim 17 Kapak

Orient Express

İngiltere Championship ligi, Premier Lig kadar olmasa da çekişmeli ve heyecanlı müsabakalar vaadeder. Çünkü burada mücadele eden 24 takım da, dünyanın en çok izlenen liginde, dünyanın en iyi kulüplerinde forma giyen en iyi futbolcularla rekabet etmek ister. 2013-2014 futbol sezonu tamamlandığında, sonraki sezon bu ligde yarışacak 23 takım belliydi. Championship’e yükselecek son takımın belirleneceği 1. Lig play-off final maçında Leyton Orient Rotherham United ile karşı karşıya geliyordu. Tüm sezon boyunca başarılı bir grafik çizen ancak topladığı 86 puana rağmen üçüncü sırada kalan Leyton Orient, devre arasına 2-0’lık üstünlükle girmişti. Wembley’de şampiyonluk kutlaması hazırlığı yapan yaklaşık 20 bin The O’s taraftarı, ikinci yarıyı başlatan düdüğün, aynı zamanda, 133 yıllık kulüp tarihindeki en dramatik dönemin de başlangıcı olduğunun farkında değildi.

Maç 2-2 sona erdi, uzatmalarda da eşitlik bozulmadı. Leyton, penaltılarda 4-3 kaybetti ve Championship’e yükselemedi. Uzun yıllardır başkanlık görevini yürüten Barry Hearn, bu maçtan bir süre sonra kulübü İtalyan işadamı Francesco Becchetti’ye 4 milyon sterlin karşılığında satma kararı aldı. Kulüp iyi gidiyordu, yatırımlarla birlikte Championship’e ve daha sonra kim bilir belki Premier Lig’e kadar yükselebilirdi. Ama öyle olmadı. Kulüp, 2014-2015 sezonunda bir alt lige düştü. Kaliteli kadrosu, Brisbane Road’u her maç dolduran taraftarı ve köklü geçmişiyle Doğu Londra kulübünden beklentiler daha yüksekti. Fakat hedefler sonraki sezon da tutmadı. Ve bir sonrakinde de…

Pitch Invaders

Saha Dışında da Görmek İstemediğimiz Hareketler

Becchetti idaresindeki Orient sürekli futbol dışı konularla gündeme geliyordu. Yeni başkan, yönetim kurulundaki önemli pozisyonlara ve kadroya İngilizce bilmeyen İtalyanları doldurmaya başladı. Kaybedilen bir maçtan sonra futbolcular başkanın emriyle, kaldıkları otele kilitlenmişti. Arnavutluk hükümeti İtalyan işadamının, dolandırıcılık ve para aklama gibi suçlardan yargılanması için iade edilmesini talep etmişti. Becchetti’nin vukuatları bununla da sınırlı değildi üstelik. Bir maçtan sonra yardımcı antrenöre tekme atıp ceza almıştı. Kadro seçimlerine ve taktiklere sürekli müdahale ediyordu. Üç yılda toplam 10 teknik direktörle çalışmıştı.

Becchetti Out

Kulüpte finansal problemler de baş göstermişti. Ne vergiler ne de maaşlar zamanında ödeniyordu. Play-off finali oynanan sezon kadroda, haftalık 2.500 sterlinden fazla kazanan futbolcu bulunmazken, Becchetti’nin transfer ettiği vasat vatandaşlarına bunun 3 katını ödemesi mali dengeleri alt üst ediyordu. Durum öyle vahim hale gelmişti ki, Orient taraftarları kulübün iflas etmemesi için bir fon (Leyton Orient Fan’s Trust – LOFT) oluşturarak kendi aralarında para toplamaya başladı. Tüm bunların sonucunda, kaçınılmaz olan nihayet gerçekleşti. Leyton, bir dönem ülkemizde Denizlispor ve Trabzonspor formaları da giymiş olan Ömer Rıza’nın teknik direktörlüğünde, 2. Lig’den düştü. Kulüp 112 yıl sonra profesyonel futbol liglerine veda ediyordu. Taraftarlar iç sahadaki son maçın 80. dakikasında Brisbane Road’un çimlerine indi. Tek bir şey istiyorlardı: başkan Becchetti’nin istifası.

 

Ve Satış

23 Haziran’da taraflı taraftsız tüm futbolseverlerin beklediği güzel haber geldi. Francesco Becchetti, kulübü ünlü bir dondurma şirketinin CEO’su ve yaşam boyu Leyton taraftarı olan Nigel Travis öncülüğündeki bir konsorsiyuma sattı. Neyse ki, satış öncesinde aleyhinde açılan davalardan kurtulabilmek adına tüm borçları ödemiş ve kulübü öyle devretmişti. Yeni başkan Travis, kulüp efsanesi Martin Ling’i sportif direktörlüğe getirmekte gecikmedi. Yönetim kurulunda bir taraftar temsilcisi bulunmasına ve taraftarların topladığı yaklaşık 175 bin sterlinin de acil durum sigortası olarak kullanılmasına karar verildi.

We Want Our Club Back

Takımlarını asla yalnız bırakmayan taraftarlar, Vanarama Ulusal Lig’de iç sahadaki ilk 5 maçta yakaladığı seyirci ortalamasıyla geçen yılın aynı dönemini geride bıraktı. Kulüple bağı olan herkes ağız birliği yapmış gibi aynı şeyi söylüyor: “İlk hedefimiz tabii ki tekrar profesyonel futbola dönebilmek ama önce sağlam temeller atıp bir daha bu duruma düşmemek adına önlem almalıyız”. Dünyanın en eski futbol kulüplerinden biri olan Leyton Orient üç yıl gibi kısa bir sürede büyük bir çöküş yaşadı ve bu yazı yazılırken Ulusal Lig’de 13. sırada bulunuyorlardı. Önlerinde bir hayli uzun bir yol bulunuyor. Buna rağmen, futbolu, sonuçtan bağımsız seven bir taraftar grubuna sahip oldukları için şanslılar. Belki de bu sayede Orient Express treni misali hedefe geç de olsa varacaklar. Darısı benzer akıbete uğrayan Türk kulüplerinin başına…

Yeşil Sahada Barış İçin Kardeşlik Turnuvası

Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası

Bir gece -Allah korusun- evinizde yangın çıktığını ve canınızı zar zor kurtararak kendinizi sokağa attığınızı, aileniz ile birlikte ilk şoku atlattıktan sonra yıkılan evinizin kül ve toza dönüşmesini izlediğinizi, ardından da o geceyi geçirecek bir yere sığındığınızı hayal edin. Muhtemelen hemen ertesi gün değilse bile, birkaç gün içerisinde oturacak yeni bir ev bulmuş, yeni bir hayata başlamış olursunuz. Ancak o “bir gece”yi ömrünüzün sonuna dek aklınızdan çıkaramazsınız. Şu an bile, bu satırları okurken muhtemelen ürperiyor, asla o durumda olmak istemiyorsunuz. İşte bizim hayalinden bile korktuğumuz ve yaşamadığımız için hiçbir zaman tam olarak kavrayamayacağımız, sığınmak zorunda kalanlara özgü bu duyguya “mültecilik” deniyor. İltica eden yani bir yere sığınanlara da “mülteci”.

Son yıllarda, komşumuz Suriye’de yaşanan savaş, sürpriz olmayan bir şekilde en çok masum sivilleri etkiledi. Ülke nüfusunun yarısına yakını, yaklaşık 8 milyon insan Suriye içerisinde yer değiştirdi, evlerinden oldu. 2.5 milyonu çocuk olmak üzere 5 ila 6 milyon Suriyeli başka ülkelere sığındı. Bugün, sadece Türkiye’de, savaştan kaçan 3 milyon mülteci bulunuyor. Söz konusu insan hayatı olunca, klavyenin tek tuşuna basarak yazdığımız rakamların peşine “milyon” ekleyerek tanımlar yaratmaya çalışmak beyhude bir çaba. Zira her mültecinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir yaşam öyküsü var.

Geçtiğimiz Aralık ayında bu hayatların bir kısmına yakından tanıklık etme imkanım oldu. Uluslararası Barış Araştırmaları Merkezi (IMPR), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin sponsorluğunda ve Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın himayesinde “Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası” adı altında bir futbol organizasyonu düzenledi. Mültecilerin yoğun olarak yaşadığı 16 vilayetten, 9’u Türk, 9’u mülteci olmak üzere, 18 kişiden oluşan takımlar kuruldu. Futbolcular arasında Suriye’de amatör ya da profesyonel futbol oynamış, oynarken göç etmek zorunda kalmış olanlar da yer alıyordu. Takımlar, Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından tahsis edilen sahalarda ve profesyonel antrenörler gözetiminde aylarca idman yaptı. Her bir takım, kurulduğu şehrin adını aldı ve profesyonel futbol takımlarına benzer biçimde taktik diziliş, kadro yapısı ve çalışma programları belirledi. Antrenmanlar dışında yerel amatör kulüplerle hazırlık maçları yaparak turnuvaya hazırlandılar.

Ve Final!

Nihayet turnuvanın, Antalya’da oynanacak eleme bölümü geldi çattı. 10-11 Aralık tarihlerinde oynanan sekiz eleme müsabakasında; İstanbul Bursa’yı, Mardin Adıyaman’ı, Hatay Gaziantep’i, Samsun İzmir’i, Kilis Ankara’yı, Şanlıurfa Mersin’i, Kahramanmaraş Adana’yı ve Osmaniye de penaltılara giden maçta Batman’ı eleyerek çeyrek finale kaldı. İki günlük aranın ardından turnuva Mardin-İstanbul, Hatay-Osmaniye, Samsun-Kilis ve Şanlıurfa-Kahramanmaraş maçlarıyla devam etti. Yarı finalde ise Hatay Mardin’i 2-0, Kilis de Kahramanmaraş’ı penaltılarda 8-7 mağlup etti ve Ankara’da yapılacak finale yükseldi. Burada bir parantez açıp maçlardaki mücadele seviyesi ve rekabetçi atmosferden bahsetmek gerekebilir. Bilhassa eleme müsabakalarında çıkan kırmızı kartlar, mülteci futbolcuların, ellerinde kalan az şeyden biri olan futbola ne derece konsantre olduklarını ve galibine maddi anlamda bir getirisi olmayan bu turnuvayı kazanmayı ne kadar istediklerinin göstergesi gibiydi adeta.

Final günü, Ankara’da -3 derecelik soğuğa rağmen Hatay ve Kilis takımlarının ve tribündeki futbolseverlerin gözlerinden Türkiye’de ilk olan bu turnuvayı tamamlanın verdiği haz okunabiliyordu. Finalde Kilis takımının müthiş taktiksel hamleleri ve kolektif eforu, Hatay’ın bireysel yeteneklere sahip futbolcuları karşısında ilk yarıyı berabere tamamlamayı başarsa da, ikinci yarıda gelen üç gol Hatay’ı şampiyon yaptı. Organizasyon, ne yazık ki, basın-yayın organlarında fazla yer bulamadı. Zaten mülteci futbolcuların büyük kısmı da, “Halen DEAŞ kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan akrabalarımız var. Örgüt burada futbol oynadığımızı duyarsa onlara zarar verebilir, lütfen adımızı yazmayın, fotoğrafımızı çekmeyin” diyordu. Pek çoğumuzun asla hissedemeyeceği bir duygu daha…

Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası’ndan geriye her biri farklı birer hikayeye sahip, yıllardır evsiz, yurtsuz ve savaşın gölgesinde yaşayan ama her şeye rağmen başka bir ülkede hayata futbolla tutunmuş gençlerin sevinci kaldı. Tabii bir de umutlar: Sence bizi burada izleyip beğenen, takımına almak isteyen çıkar mı abi?

Yüzyıllık Yalnızlık: Copa America

Futbolun organizasyonel manada gelişim, değişim ve ilerleme hikayeleri ezelden beri ilgi çekicidir. Hele bir de işin içine romantizm girerse…

Kupanın Tarihi

1910 yılının Mayıs ayında, Arjantin’in Revolución de Mayo (Mayıs Devrimi) adı verilen, 1810’da İspanyol sömürge yönetimine karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesinin 100. yıldönümü onuruna bir futbol turnuvası düzenleme fikri ortaya atıldı. Kıtada İngilizlerin katkılarıyla gelişen ve giderek hayran kitlesi artan futbol böylesine önemli bir günü anma adına birebirdi. Arjantin, Uruguay ve Şili milli takımları, “Mayıs Devriminin Yüzüncü Yılı Kupası” adıyla düzenlenen ve Güney Amerika kıtasında ikiden fazla ulusal futbol takımının katıldığı ilk turnuvada bu vesileyle karşı karşıya geldiler. 6 yıl sonra da yine bağımsızlık yıldönümü kutlamaları kapsamında, bu kez Brezilya’nın da katılımıyla ilk Copa America’nın ya da o tarihteki adıyla Güney Amerika Şampiyonası’nın startı verildi.

1916-1967 yılları arasında iki dünya savaşı sırasında bile devam eden organizasyonun, Latinlere özgü konformist yaşam tarzının da etkisiyle, düzenli hale gelmesi epey zaman aldı. Buna rağmen, Avrupalıların benzer bir turnuva düzenlemesinden yıllar önce harekete geçtikleri de bir gerçek. Bahse konu 50 yıl içerisinde, Uruguay ve Arjantin futbol federasyonları arasındaki anlaşmazlık yüzünden turnuvanın 8 yıl (1925-1935) boyunca düzenlenemediği de oldu, aynı yıl içerisinde iki kez (1959-Ekvador ve Arjantin) düzenlendiği de…

1975’te resmi olarak Copa America adını alan turnuva, 1987’ye kadar dört yılda bir, 1987-2001 arasında iki yılda bir, 2001-2007 arasında üç yılda bir ve son olarak da 2007’den günümüze yeniden dört yılda bir oynandı. Bu yıl ise bir istisna. Çünkü kupanın 100. yıldönümü ve organizasyon ilk defa Güney Amerika dışında bir ülkede, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılıyor. Üstelik turnuvaya Güney Amerika Futbol Konfederasyonu (CONMEBOL) üyesi 10 ülkenin dışında ilk kez Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF) mensubu 6 ülke de katılıyor. Peki bunca zahmet neden? Oysa daha geçen yıl Jorge Sampaoli önderliğindeki Şili, tarihi bir başarıya imza atıp şampiyonayı kazanmamış mıydı? Cevap çok basit; daha fazla seyirci, daha fazla para!

Copa America 2016!

Amerikalı futbol otoriteleri, Copa America Centenario’nun “özel” bir etkinlik olması için kolları sıvadığında, dünya kupası tarihinin ortalama seyirci rekoruna (68.991) sahip ABD, kağıt üzerinde, ev sahibi olmaya en uygun ülke olarak duruyordu. Aralarında Rose Bowl, Soldier Field, Citrus Bowl gibi tarihi stadyumların da bulunduğu 10 futbol mabedi de 16 takıma kapılarını açacaktı. Aslında her şey planlandığı gibi gidiyordu. Ta ki bazı şeyler ters gitmeye başlayıncaya kadar…

Önce Neymar ve Luis Suarez’in turnuvada yer almayacağı açıklandı. Sonra da Messi’nin maçlara ilk 11’de başlamayacağı (yalnızca ilk maçta kulübede oturduktan sonra oynadığı tüm maçlara damga vurdu). İlk düdük çalınca gördük ki Haiti, Panama ve Bolivya gibi nispeten zayıf takımların zevk vermeyen futbol anlayışı da ilgiyi azaltıyor. Televizyon reytingleri de iç açıcı değil zira Amerikalı sporseverler NHL Stanley Cup finalleri ile NBA finallerini Copa America’ya tercih ediyor. Kupayı en fazla kez kazanan Uruguay (15) ve favorilerden Brezilya’nın ilk tuırda elenmesi ise işin tuzu biberi oldu. Tabii bir de turnuvanın Euro 2016 ile çakışması var ki kıta Avrupasının tüm dikkat ve konsantrasyonu bu turnuva üzerinde. İtiraf edelim, hiçbirimiz yıldızlar topluluğu Fransa dururken Panama’nın maçını izlemeyiz.

Bütün bunlar bir yana, Copa America Centenario’da herhangi bir maçı stadda takip etmenin bedeli neredeyse küçük çaplı bir servetle eşdeğer! En ucuzunun 40 dolar olduğu grup maçlarının biletleri içerisinde ekstrem örnekler de yok değil. Misal, Ekvador ile Haiti arasındaki B grubu müsabakasını en ön sırada izlemek için 670 doları gözden çıkarmak gerek. Haiti’de kişi başına düşen yıllık gelirin 820 dolar, Ekvador’daki aylık asgari ücretin ise 350 dolar olduğunu da belirtelim…

Futbol A.Ş.

Gerek futbolun kalitesi açısından gerekse tarihi prestiji bakımından birkaç adım ileride olan Avrupa Şampiyonası’nda grup maçlarının bilet fiyatları 28-164 dolar arasındaydı. Çok uzağa gitmeye gerek yok, geçen yıl Şili’de düzenlenen turnuvada Şili-Arjantin karşılaşmasını 11 dolar ödeyip izlemek mümkünken bu yıl aynı maçın biletleri ortalama 193 dolardan alıcı buldu. Organizatörler, bilet fiyatlarının yanı sıra planlamada da ciddi hatalar yaptı. Az seyirciye oynanması muhtemel maçları daha küçük statlara alıp, daha ucuz bilet fiyatları belirleyebilirlerdi. Neticede Amerika’da, 35 milyon Meksika kökenlinin yaşaması dolayısıyla Meksika maçlarının daha kalabalık, buna karşın Ekvador-Peru maçının daha düşük katılımlı olacağını kestirmek için müneccim olmaya gerek yok. Nitekim, Meksika’nın Uruguay ve Jamaika ile karşılaştığı ilk iki grup maçındaki doluluk oranı %92’nin üzerindeyken ve iki maçı toplamda 140 binden fazla futbolsever izlemişken, aynı iki statta (University of Phoenix, Glendale ve Rose Bowl, Pasadena) Ekvador’un oynadığı Brezilya ve Peru maçlarını toplam 65 bin kişi, %38 doluluk oranıyla takip etti.

Yine de, bu satırlar kaleme alındığı esnada oynanan çeyrek final maçlarındaki seyirci sayısı grup maçlarına nazaran artmıştı. Yarı finalde ev sahibi ABD’nin Messi’li Arjantin ile, son şampiyon Şili’nin de bir diğer ev (!) sahibi Meksika’yı gole boğarak geçtikten sonra James Rodriguez’li Kolombiya ile karşılaştığı düşünülürse anlaşılabilir bir artış…

Peki bu absürt durum bize ne anlatıyor? Ali Ece’nin “Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol” kitabında mükemmel özetlediği kültürü pazarlarken pazarlama kültürünün gelişmesi meselesi üzerinden Anglo-Sakson ekolünün zaten var olanı farklı biçimde yeniden satma ve/veya pazarlama hünerinin Copa America özelindeki çöküşünden başka bir şeyi değil elbette. Büyük takımlarla diğerleri arasındaki uçurumun giderek artması, endüstriyel futbolun eline de ciddi bir koz veriyor. Biz futbolseverlerse, elinden gelse yalnızca büyükler arasındaki yarı final/final maçlarını oynatıp geri kalanları es geçecek olan bu düzenin çarkına bilmeden de olsa su taşıyoruz.

Futbolu, en azından bir süreliğine, kendi haline bırakmazsak yüzüncü yıldönümlerine özel etkinlikler kısa zaman sonra yüzyıllık yalnızlıklara dönüşebilir.

Kosova’nın Nihai Zaferi

Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesiyle ülkedeki etnik gruplar arasında ezelden beri yaşanan gerilimler yerini silahlı çatışmalara bırakmıştı. Bu çatışmaların birinde Sırp güvenlik güçleri, Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) kurucularından Adem Yaşari’yi öldürdü ve 15 ay boyunca devam edip Haziran 1999’da Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanmasıyla sona erecek olan Kosova Savaşı da böylece başlamış oldu. Silahlar sustuğunda binlerce sivil hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce insan mülteci konumuna düşmüş ve bir ülke tüm kurumlarıyla birlikte yıkılmış haldeydi. Futbol da bu yıkımdan fazlasıyla nasibini aldı. Komşu ülkelere iltica etmek zorunda kalan Arnavutlar ve Kosovalılar gittikleri yerlerde hayata tutunmanın yollarını ararken futbolla tanıştı. Bilhassa İsviçre’de, Avrupa futbol altyapısına dahil olan mülteci çocuklar yavaş yavaş piramidin tepesine tırmanmaya başladı.

Kosova 2008 yılında, tek taraflı olarak Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etti. 40’lı yıllardan beri Süper Ligi ve Futbol Federasyonu olan ülke, derhal FIFA’ya üyelik başvurusunda bulundu. Ancak FIFA, bu talebi, Kosova’nın “uluslararası toplum tarafından tanınan bağımsız bir devlet” olmadığı gerekçesiyle reddetti ve bu sebeple dostluk maçı bile oynayamayacağını açıkladı. Oysa Kosova, o tarihte Birleşmiş Milletler’e üye 192 ülkenin 51’i tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmıştı.

Spor ve siyasetin içiçe geçtiği bir dönemde Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkan Rusya ve Çin ile bağımsızlığı destekleyen Batı dünyası arasındaki ilişkilerin yumuşadığı 2012’de ise FIFA, dört yıl önce aldığı kararı düzeltti ve Kosova’ya alt yaş kategorilerinde, amatör ve kadın liglerinde uluslararası düzeyde oynama izni verdi. Ancak bu karar, Kosova Futbol Federasyonu’nu ve Kosova asıllı futbolcuları tatmin etmedi. Üstelik bu tarihte Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyan BM üyesi ülkelerin sayısı 97’ye yükselmişti. Eylül 2012’de eski Galatasaraylı Lorik Cana’nın öncülüğünde Xherdan Shaqiri, Granit Xhaka ve Valon Behrami, FIFA Başkanı Sepp Blatter’e hitaben yayınladıkları deklarasyonla, Kosova milli takımına dostluk maçları oynama izni verilmesini talep etti. Bu çağrı geç de olsa karşılık buldu ve FIFA, Şubat 2013’te Kosova’ya “resmi olmayan maçlarda” oynama kapısını açtı.

Kosova’nın Nihai Zaferi

Kosova, tarihinin, FIFA tarafından tanınan ilk maçında, 5 Mart 2014 tarihinde Mitorviçe Adem Yaşari Olimpiyat Stadyumu’nda Haiti ile karşılaştı. Tamamen dolu tribünlerde oynanan maç 0-0 sonra erdi. İki ay sonra aynı statta bu kez Kosova-Türkiye maçı oynandı. Karşılaşma 6-1 Türk milli takımının üstünlüğü ile sona erse de, Albert Bunjaku Kosova’nın ilk golünü atan futbolcu olarak tarihe geçti. Senegal’e 3-1 kaybedilen maçtan sonra Umman’ı 1-0, Ekvator Ginesi’ni de 2-0 mağlup eden Kosova, Arnavutluk karşısında bir başka tarihi maça çıktı ve sahadan 2-2’lik beraberlikle ayrıldı.

Avrupa futbolunda sesini duyurmaya başlayan Kosova’nın zirve yaptığı dönemse 2016 yazı oldu. Kosova kökenli bir çok futbolcu, İsviçre ya da Arnavutluk milli takımlarıyla Euro 2016’ya hazırlanıyordu. Şampiyonanın hemen öncesinde ise  Arsenal, İsviçre doğumlu Kosovalı bir Arnavut olan Granit Xhaka’yı transfer etti. Aynı günlerde Kosovalıları sevindiren bir başka spor olayı daha oldu ve UEFA, yıllar süren garabete son vererek Kosova’yı üyeliğe kabul etti. FIFA da aynı yolu izleyerek Kosova’yı tam üyeliğe kabul ettiğini açıkladı. Bu karar, Kosova’nın bundan böyle Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerine katılabileceği anlamına geliyordu.

Kararın hemen ardından oynanan Faroe Adaları maçını 2-0 kazanan Kosova milli takımı için artık tek hedef olarak, ilk resmi karşılaşmaya çıkmak kalmıştı. Bekleyiş fazla uzun sürmedi ve Dünya Kupası Avrupa elemelerinde Türkiye’nin de bulunduğu I grubu ilk maçında, Finlandiya ile Turku’da karşı karşıya geldiler. 1-1 sona eren tarihi maçta Kosova’nın golünü penaltıdan atan 23 yaşındaki Valon Berisha, hiç görmediği ülkesinin formasını giymek için Norveç milli takımını bırakmıştı. Tıpkı Arnavutluk’u bırakan kaptan Samir Ujkani ve İsviçre’yi bırakan Albert Bunjaku gibi.

Bu tarihi ve dramatik süreç, ülkemizde, Beşiktaş kaptanı Necip Uysal üzerinden okundu ve maalesef pek ilgi görmedi. Bir gerçek var ki, güzel oyunu uluslararası seviyede oynamak için verdiği mücadeleyle Kosova, bundan çok daha fazlasını hak ediyor…