Çarşamba, Haziran 19, 2019

Fitbol Dergi

Terriyerlerin Dönüşü: Huddersfield Town

Terriyerlerin Dönüşü: Huddersfield Town

İngiltere’nin en üst seviye ligini üç yıl üst üste kazanma başarısını gösteren kaç takım vardır? Manchester United, Liverpool ve Arsenal’in dışında aklınıza gelen cevapların hiç biri doğru değil.

1908 senesinde kurulan Huddersfield Town, Büyük Cihan Harbi sonrasındaki ekonomik krizin etkisiyle kapanmanın eşiğine gelmişti. Bulunan çözüm, kulübü 25 kilometre uzaklıktaki Leeds ile birleştirmekti ve yerel halk, doğal olarak, bu durumu kabullenmedi. Tüm taraftarlar, 1 pound karşılığında kulübün hissedarı oldu, Huddersfield kapanmaktan ya da Leeds ile birleşmekten kurtuldu. Hatta, 1920’de, savaş yüzünden 4 yıldır oynanamayan FA Kupası’nda finale kadar çıktı. Kupayı uzatma dakikalarında kaybettiler ama sonraki sezon çok daha değerli bir şey kazandılar: Herbert Chapman. Arsenal kariyeri ile tanınsa da Chapman’ın asıl çıkış yaptığı yer Huddersfield. Kendi üretimi WM taktiğiyle modern futbolun atası ve gerçek manadaki ilk teknik direktör olarak kabul edilen Chapman, 1920-21 sezonu ortasında katıldığı Huddersfield’a tarihi başarılar yaşattı.

Terriyerler, 1921-22 sezonunda FA Kupası’nı kazandı. Üçüncü olarak bitirilen 1922-23 sezonunun ardından 1923-24 ve 1924-25 sezonlarını lig şampiyonu olarak tamamladılar. Huddersfield, Chapman’ın Arsenal’e geçtiği 1925-26 sezonunda da şampiyonluk yaşayarak, “İngiltere’nin en üst seviye ligini arka arkaya üç kez kazanan ilk takım” ünvanının sahibi oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Huddersfield düşüşe geçti ve 70’lerde dördüncü lige kadar indi. Hikayenin bundan sonrası aslında çok tanıdık. Yerel bir iş adamı tarafından, Premier Lig hedefiyle satın alınan kulüp, sportif başarının bir türlü gelmemesi hatta küme düşülmesi sebebiyle ortada bırakıldı. 2003’te yaklaşık 20 milyon pound olan borç, 80 yıl önceki gibi, taraftarların bir araya gelmesiyle ödendi. Kulüp, tarihe karışmak üzereyken, taraftarların kurduğu “Huddersfield Town Taraftar Derneği” (HTSA) sayesinde ayakta kaldı ve iflastan kurtuldu. Başta kısa vadeli bir plan olsa da, kâr amacı gütmeyen taraftarların oluşturduğu yönetim kurulu, yeni başkan seçildikten sonra da ayrı ve bağımsız bir yapı olarak varlığını sürdürdü.

Doğru Proje

2009’a kadar başkan kalan Ken Davy’den sonra fanatik bir Huddersfield Town taraftarı olan Dean Hoyle başkanlığı devraldı. Hoyle, taraftarı olduğu kulübü keyfine göre yönetmeyen, genç ve vizyoner bir başkan. Seçilir seçilmez, HTSA ile koordineli çalışacağı sözünü verdi ve sözünü tuttu. Hoyle, düzenli olarak taraftar buluşmaları ayarlıyor, onların fikirlerini dinliyor, kulübün gidişatı hakkında onlara bilgi veriyor. Huddersfield Town’da her şey şeffaf. Sahada alınan kötü bir sonuçta sorumlu aranmıyor ve tüm paydaşlar birbirine karşı anlayışlı davranıyor. Böyle bir yapının er ya da geç başarılı olması beklenir. Tabii ki doğru bir projeyle…

Geçtiğimiz sezon, teknik direktör Chris Powell’ın takımın başında çıktığı maçların yalnızca dörtte birini kazabilmiş olması taraftarları endişelendiriyordu. Huddersfield, 13 yıl aradan sonra 2012 yılında döndüğü Championship’te son sıralarda dolaşıyordu ve reform zamanı gelmişti. Aranan kan Almanya’da bulundu. Schalke 04 ile UEFA Kupası kazanmış eski bir futbolcu olan David Wagner, Borussia Dortmund’un genç takımını çalıştırıyordu ve Jürgen Klopp’un da çok yakın arkadaşıydı. Klopp tarafından Liverpool’a davet edilmişti ama ikinci adam olmak istemediği için teklifi kabul etmemişti.

Burada Klopp-Wagner ilişkisine dair bir parantez açmak gerek. Çünkü 90’lı yıllarda Mainz’daki futbolculuk günlerinden beri yolları hiç ayrılmayan bu ikilinin futbola dair tüm fikirleri de aynı. Hızlı ve atak futbol mantalitelerinden saha içi dizilişlere, hatta uzun sakala ve şapkaya olan düşkünlüklerine kadar Wagner ve Klopp’u ayırmak mümkün değil. Wagner bu durumdan son derece memnun. Jürgen ile hemen her gün telefonda görüşüyorlar ve aralarından su sızmıyor.

Bir gün evde olduğu sırada Wagner’in yine telefonu çaldı fakat arayan bu kez Jürgen değildi. Karşıdaki ses kendisini Huddersfield futbol organizasyonları direktörü Stuart Webber olarak tanıttı. Yaptığı işlerden haberdar olduğunu, oynattığı futbola hayranlık beslediğini söyledi. Aynısını İngiltere’de yapıp yapamayacağını sordu. Wagner’in cevabı “açık fikirli bir kulüp ve kadro ile neden olmasın” şeklindeydi. İlk elektrik alınmıştı. Wagner göreve sıcak bakıyordu ama önce iki kişiye danışacaktı. İlk olarak “eşimden bile daha uzun süredir tanıyorum” dediği Jürgen’i aradı. Aldığı cevap hemen kabul etmesi yönündeydi. Eşi ise “Huddersfield nerede?” diyerek önce biraz şüpheci yaklaşsa da David’in gözündeki ışığı görünce çantaları toplamaya başladı.

Premier Lig Yolunda

İlk yılında, kendi kurmadığı ve sezon ortası devraldığı bir kadroyla Wagner, yapabileceğinin en iyisini yaparak takımı ligde tuttu. Asıl serüven ise bu yıl başladı. Premier Lig’den düşen çok güçlü kadrolarla ve zengin kulüplerle rekabet etmek zordu. Ama Wagner, idmanların sayısını artırdı, teknolojiden mümkün olan en üst düzeyde faydalandı. Alman disiplinini, hızlı ve tutkulu oyun tarzıyla birleştirdi. Her şeyden önemlisi Gegenpressing’i takımına ezberletti. Nihayet ortaya kısıtlı imkanlarla mücadele eden ama saha içinde canavara dönüşen muazzam bir takım çıktı.

Huddersfield’ın bu performansı Bundesliga ekiplerinin dikkatini çekti ve David Wagner, sezon içerisinde başta Wolfsburg ve Bayer Leverkusen olmak üzere bir çok takımdan teklif aldı. “Burada benim bir parçamı değil, yüzde yüzümü beğeniyorlar. Bu projeye inanıyorum ve Huddersfield’dan ayrılmayacağım” diyerek tüm teklifleri geri çevirdi. Başkan Hoyle da durumdan bir hayli memnundu; “Bir Bundesliga kulübü olmayabiliriz. Avrupa’da da oynamıyoruz. Ama Huddersfield, hedefleri olan, gururlu ve zengin geçmişe sahip bir kulüp”.

Bu satırlar kaleme alındığı sırada Championship’te bir maçı eksik Huddersfield, lider Newcastle United ve ikinci Brighton’ın 6 puan gerisinde, üçüncü sırada oturuyor. Sezonun son bölümüne girilirken, ilk iki sıra içerisinde yer alıp Premier Lig’e doğrudan çıkıp çıkamayacağı ya da play-off müsabakalarında nasıl bir performans göstereceği bilinmiyor. Ama John Smith’s Stadyumu’ndaki iç saha maçlarında ortalama 20 bin seyirciye oynayan Huddersfield Town için “Bu sene, O sene” olabilir. 100 milyon euroluk transferler ve 40 poundluk maç biletleri devrinde taraftarıyla iç içe, kol kola, omuz omuza yürüyen Terriyerlerin, futbol dünyasına geri dönüşüne şahit oluyoruz…

Yüzyıllık Yalnızlık: Copa America

Futbolun organizasyonel manada gelişim, değişim ve ilerleme hikayeleri ezelden beri ilgi çekicidir. Hele bir de işin içine romantizm girerse…

Kupanın Tarihi

1910 yılının Mayıs ayında, Arjantin’in Revolución de Mayo (Mayıs Devrimi) adı verilen, 1810’da İspanyol sömürge yönetimine karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesinin 100. yıldönümü onuruna bir futbol turnuvası düzenleme fikri ortaya atıldı. Kıtada İngilizlerin katkılarıyla gelişen ve giderek hayran kitlesi artan futbol böylesine önemli bir günü anma adına birebirdi. Arjantin, Uruguay ve Şili milli takımları, “Mayıs Devriminin Yüzüncü Yılı Kupası” adıyla düzenlenen ve Güney Amerika kıtasında ikiden fazla ulusal futbol takımının katıldığı ilk turnuvada bu vesileyle karşı karşıya geldiler. 6 yıl sonra da yine bağımsızlık yıldönümü kutlamaları kapsamında, bu kez Brezilya’nın da katılımıyla ilk Copa America’nın ya da o tarihteki adıyla Güney Amerika Şampiyonası’nın startı verildi.

1916-1967 yılları arasında iki dünya savaşı sırasında bile devam eden organizasyonun, Latinlere özgü konformist yaşam tarzının da etkisiyle, düzenli hale gelmesi epey zaman aldı. Buna rağmen, Avrupalıların benzer bir turnuva düzenlemesinden yıllar önce harekete geçtikleri de bir gerçek. Bahse konu 50 yıl içerisinde, Uruguay ve Arjantin futbol federasyonları arasındaki anlaşmazlık yüzünden turnuvanın 8 yıl (1925-1935) boyunca düzenlenemediği de oldu, aynı yıl içerisinde iki kez (1959-Ekvador ve Arjantin) düzenlendiği de…

1975’te resmi olarak Copa America adını alan turnuva, 1987’ye kadar dört yılda bir, 1987-2001 arasında iki yılda bir, 2001-2007 arasında üç yılda bir ve son olarak da 2007’den günümüze yeniden dört yılda bir oynandı. Bu yıl ise bir istisna. Çünkü kupanın 100. yıldönümü ve organizasyon ilk defa Güney Amerika dışında bir ülkede, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılıyor. Üstelik turnuvaya Güney Amerika Futbol Konfederasyonu (CONMEBOL) üyesi 10 ülkenin dışında ilk kez Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF) mensubu 6 ülke de katılıyor. Peki bunca zahmet neden? Oysa daha geçen yıl Jorge Sampaoli önderliğindeki Şili, tarihi bir başarıya imza atıp şampiyonayı kazanmamış mıydı? Cevap çok basit; daha fazla seyirci, daha fazla para!

Copa America 2016!

Amerikalı futbol otoriteleri, Copa America Centenario’nun “özel” bir etkinlik olması için kolları sıvadığında, dünya kupası tarihinin ortalama seyirci rekoruna (68.991) sahip ABD, kağıt üzerinde, ev sahibi olmaya en uygun ülke olarak duruyordu. Aralarında Rose Bowl, Soldier Field, Citrus Bowl gibi tarihi stadyumların da bulunduğu 10 futbol mabedi de 16 takıma kapılarını açacaktı. Aslında her şey planlandığı gibi gidiyordu. Ta ki bazı şeyler ters gitmeye başlayıncaya kadar…

Önce Neymar ve Luis Suarez’in turnuvada yer almayacağı açıklandı. Sonra da Messi’nin maçlara ilk 11’de başlamayacağı (yalnızca ilk maçta kulübede oturduktan sonra oynadığı tüm maçlara damga vurdu). İlk düdük çalınca gördük ki Haiti, Panama ve Bolivya gibi nispeten zayıf takımların zevk vermeyen futbol anlayışı da ilgiyi azaltıyor. Televizyon reytingleri de iç açıcı değil zira Amerikalı sporseverler NHL Stanley Cup finalleri ile NBA finallerini Copa America’ya tercih ediyor. Kupayı en fazla kez kazanan Uruguay (15) ve favorilerden Brezilya’nın ilk tuırda elenmesi ise işin tuzu biberi oldu. Tabii bir de turnuvanın Euro 2016 ile çakışması var ki kıta Avrupasının tüm dikkat ve konsantrasyonu bu turnuva üzerinde. İtiraf edelim, hiçbirimiz yıldızlar topluluğu Fransa dururken Panama’nın maçını izlemeyiz.

Bütün bunlar bir yana, Copa America Centenario’da herhangi bir maçı stadda takip etmenin bedeli neredeyse küçük çaplı bir servetle eşdeğer! En ucuzunun 40 dolar olduğu grup maçlarının biletleri içerisinde ekstrem örnekler de yok değil. Misal, Ekvador ile Haiti arasındaki B grubu müsabakasını en ön sırada izlemek için 670 doları gözden çıkarmak gerek. Haiti’de kişi başına düşen yıllık gelirin 820 dolar, Ekvador’daki aylık asgari ücretin ise 350 dolar olduğunu da belirtelim…

Futbol A.Ş.

Gerek futbolun kalitesi açısından gerekse tarihi prestiji bakımından birkaç adım ileride olan Avrupa Şampiyonası’nda grup maçlarının bilet fiyatları 28-164 dolar arasındaydı. Çok uzağa gitmeye gerek yok, geçen yıl Şili’de düzenlenen turnuvada Şili-Arjantin karşılaşmasını 11 dolar ödeyip izlemek mümkünken bu yıl aynı maçın biletleri ortalama 193 dolardan alıcı buldu. Organizatörler, bilet fiyatlarının yanı sıra planlamada da ciddi hatalar yaptı. Az seyirciye oynanması muhtemel maçları daha küçük statlara alıp, daha ucuz bilet fiyatları belirleyebilirlerdi. Neticede Amerika’da, 35 milyon Meksika kökenlinin yaşaması dolayısıyla Meksika maçlarının daha kalabalık, buna karşın Ekvador-Peru maçının daha düşük katılımlı olacağını kestirmek için müneccim olmaya gerek yok. Nitekim, Meksika’nın Uruguay ve Jamaika ile karşılaştığı ilk iki grup maçındaki doluluk oranı %92’nin üzerindeyken ve iki maçı toplamda 140 binden fazla futbolsever izlemişken, aynı iki statta (University of Phoenix, Glendale ve Rose Bowl, Pasadena) Ekvador’un oynadığı Brezilya ve Peru maçlarını toplam 65 bin kişi, %38 doluluk oranıyla takip etti.

Yine de, bu satırlar kaleme alındığı esnada oynanan çeyrek final maçlarındaki seyirci sayısı grup maçlarına nazaran artmıştı. Yarı finalde ev sahibi ABD’nin Messi’li Arjantin ile, son şampiyon Şili’nin de bir diğer ev (!) sahibi Meksika’yı gole boğarak geçtikten sonra James Rodriguez’li Kolombiya ile karşılaştığı düşünülürse anlaşılabilir bir artış…

Peki bu absürt durum bize ne anlatıyor? Ali Ece’nin “Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol” kitabında mükemmel özetlediği kültürü pazarlarken pazarlama kültürünün gelişmesi meselesi üzerinden Anglo-Sakson ekolünün zaten var olanı farklı biçimde yeniden satma ve/veya pazarlama hünerinin Copa America özelindeki çöküşünden başka bir şeyi değil elbette. Büyük takımlarla diğerleri arasındaki uçurumun giderek artması, endüstriyel futbolun eline de ciddi bir koz veriyor. Biz futbolseverlerse, elinden gelse yalnızca büyükler arasındaki yarı final/final maçlarını oynatıp geri kalanları es geçecek olan bu düzenin çarkına bilmeden de olsa su taşıyoruz.

Futbolu, en azından bir süreliğine, kendi haline bırakmazsak yüzüncü yıldönümlerine özel etkinlikler kısa zaman sonra yüzyıllık yalnızlıklara dönüşebilir.

Yeni Nesil Holiganizm

Yeni Nesil Holiganizm

Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Atletico Madrid ile eşleşen Leicester City’nin taraftarları, ilk maç öncesinde Madrid’i savaş alanına çevirdi. Polis, taşkınlık seviyesini aşıp anarşi yaratan taraftarlara müdahale etmek zorunda kaldı. Onlarca insan yaralandı, maddi hasar meydana geldi. Batı basını, İngiliz taraftarların neden olduğu kaosu görmezden geldi.  

UEFA Avrupa Ligi çeyrek final ilk maçında ise Beşiktaş, Lyon’a konuk oldu. Lyon taraftarları, maçın başlamasına 10 dakika kala bir anda saha zeminine girdi. Kulüp başkanı Jean-Michel Aulas, Fransız medyasını da arkasına alarak, olaylara Beşiktaş taraftarlarının sebep olduğu iddiasını dile getirdi. Kulübünün ceza alacağını bildiği için, rövanşın seyircisiz oynanması gerektiğini söyleyerek dikkat dağıtmaya çalıştı.  Bu dezenformasyon, sosyal medya aracılığıyla kısa sürede algı yönetimine dönüştü. Sonuçta UEFA iki kulübe de para cezası verdi ve konu kapandı.

İçerik olarak değilse bile, sonrasındaki tepkiler açısından benzer bir olay EURO 2016’da Marsilya’da yaşanmıştı. Alkolün dozunu fazla kaçıran İngiliz taraftarlar Fransızlarla kavga etmiş, ardından sataştıkları Rus taraftarlardan epey bir dayak yemişlerdi. Batı medyası, “dövüş sanatlarında usta”, hatta “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından özel eğitilmiş” 150 civarı Rus holiganı, yaşananların tek suçlusu ve sorumlusu ilan etmekte gecikmedi. Kendi taraftarlarının sebep olduğu kaosu ve yerel güvenlik güçlerinin hatalarını görmezden gelip “ben yapmadım, kedi yaptı” kolaycılığına kaçtılar. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmeye çalıştığından girdiler, FIFA 2018 Dünya Kupası’nın Rusya’da düzenlenecek olmasının ne kadar yanlış olduğundan çıktılar. Batı, tarih boyu görmeye alıştığımız gibi yine kendisine bir ‘öteki’ yaratmayı başarmıştı.

“Rusya’nın Holigan Ordusu”

Bu zincirin son halkasını bir süre önce “Rusya’nın Holigan Ordusu” adlı bir belgesel yayınlayan İngiliz BBC tamamladı. Belgesel, Marsilya’da yaşananlar üzerinden Rusya’daki holiganizm ‘sorununa’ dikkat çekiyordu. Bir saat boyunca Rusya’daki futbol taraftarlığının dönüşümünü anlatmak yerine, ‘öteki’ olarak gördüğü Rusya’yı futbol üzerinden yermeyi tercih eden BBC, Euro 2016’yı evinde televizyondan takip eden eski bir tribün liderini ve Moskova’nın güneyinde yer alan Oryol ve Krasnodar gibi küçük kentlerin yerel futbol takımlarının taraftarlarını incelemiş, sonuç olarak da fiziksel şiddetin kötü olduğu gibi genel kabul görmüş bir olguya atıfa bulunmuştu.

Şiddetin her türlüsünü reddetmek yalnızca spor ya da futbolseverliğin değil, insanlığın da en değerli göstergesidir. Ancak BBC, tamamen pragmatik ve popülist bir yaklaşımla, meselenin sosyolojik ve psikolojik boyutlarına hiç dokunmadan, “İngiliz taraftarları 2018 Dünya Kupası’nda ne tür bir atmosfer bekliyor?” sorusuna odaklanmıştı. Çünkü kendi taraftarları, BBC için birinci derecede önem teşkil ediyor, diğerleri ise umurlarında değil!

Esasen Rusya’daki yeni nesil holiganizmin köklerini Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından oluşan tabloda aramak daha doğru. Zira bir dönemin süper gücü ve her alanda dünya liderliğini kovalayan devleti SSCB, 80’lerde bitik ve çökmüş bir haldeydi. Her şeyin kötüye gittiği o yıllarda, futbolda da eski başarıların uzağında kalınmıştı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüne tanık olan ve derin bir kaybetmişlik hissi yaşayan gençliği tekrar ayağa kaldırmanın yegane yolu onlara yeni bir hedef koymaktan geçiyordu. Karizmatik lider Vladimir Putin, tam olarak bunu yaptı. Önce ülkedeki spor altyapısını yeniden inşa etti, ardından da milliyetçi, muhafazakar, geleneksel Rus kültürünü esas alan, sağlıklı bir nesil yetiştirmenin peşine düştü. Kısa zamanda eski gücünü toplayan Ruslar da yeniden her alanda iddialı hale geldi. Üstelik bunu, yeni bir yol icat etmeden, var olan kuralları kendi koşullarına uygulamak suretiyle yaptılar.

Rusya ve Futbol

Ülkenin önde gelen kulüpleri CSKA Moskova, Zenit St. Petersburg ve Spartak Moskova, modern futbola ayak uydurabilmek için, zengin sponsorlar sayesinde yıldız futbolcular ve önemli teknik adamları Rusya’ya getirdiler. Devlet yeni statların yapımına destek verdi. Rus takımları Şampiyonlar Ligi’nde kayda değer bir başarı elde edemese de, UEFA Kupası’nı 2005 (CSKA) ve 2008 (Zenit) yıllarında iki kez kazandı.   

Rus taraftar grupları da, takımlarının başarısından bağımsız bir holigan kültürü oluşturdu. Evet, bu alt kültürün, grup oluşturma, toplanma, ayırt edilebilir kıyafetler ve simgeler taşıma gibi temel unsurlarını İngilizler’den kopyalamış olabilirler. Ama işin felsefesini değiştirip, kendi yöntemlerini uyguladıkları da bir gerçek. Futbol taraftarlığı söz konusu olduğunda devreye giren eril söylemler, Rusya’nın tarihi ve sosyo-kültürel yapısı ile birleşince ortaya son derece enteresan bir karışım çıktı. “Biz, kendimizi, ailemizi ve milletimizi koruyabilmek için güçlü olmalıyız. Rus erkeği, tıpkı Rus ayısı gibi güçlü ve savaşçıdır” diyen tribün liderlerine, “Kavga etmekte bir sorun görmüyorum. Hatta bunu Rusya’nın öncülüğünde yeni bir spora bile çevirebiliriz. Holigan gruplar 20’ye 20 dövüşebilir” diyen siyasiler de katılınca, yeni yazılımın kodları oluşmaya başladı. Nihayetinde, İngilizlerin sarhoş saldırganlığına karşılık, Rusların organize holiganlık olarak adlandırabileceğimiz tarzı tamamlandı.

Kendi yanlışlarını ve eksiklerini görmeden, sürekli öteki ilan ettiğine saldıran ve bunu yaparken hiç bir kural tanımayanlar, 2018 yazı için şimdiden endişelendiğine göre, bu kez kesin olarak derslerini almış olmalı. Darısı, büyük gruplar halinde ortalığı dağıtıp anarşi yaratmaya çalışan ve bunun yanına kâr kalacağını sanan tüm sahte holiganların başına…

Rus Tipi Yeni Holiganizmin Kural Kitabı

  • Sağlıklı yaşam esastır.
  • Alkol, sigara, uyuşturucu gibi sağlığa zararlı tüm maddelerin kullanımı yasaktır. Çünkü sağlam vücut sağlam kafa ile mümkündür.
  • Holiganlar yalnızca holiganlarla dövüşür. Sivillere asla zarar verilmez.
  • Vandalizm ve bir şeyleri kırıp dökme yasaktır.
  • Kavgalarda delici, kesici, yaralayıcı aletler değil, yalnızca tekme ve yumruk kullanılır.
  • 7’ye 7, 10’a 10, 20’ye 20 gibi eşit sayılardaki gruplar karşı karşıya gelebilir.
  • Kavgalar, şehir merkezlerinden uzak, ormanlık alanlarda, yalnızca katılacakların bildiği bir yerde düzenlenir.
  • Yere düşene, tekrar ayağa kalkmadığı taktirde, asla vurulamaz.
  • Kalıcı hasar yaratabilecek ciddi yaralanmalarda, bir tarafın kesin galibiyetinde ya da polis geldiğinde kavga sona erer.
  • Sürekli zinde kalabilmek için spor, tercihen karma dövüş sanatları, şarttır.
  • Dövüş, karşı tarafa zarar vermek için değil, hangi takımın taraftarının daha güçlü olduğunu ve kimin daha iyi hazırlandığını belirlemek için yapılır.
  • Kavga bitince kazanan kaybedeni yerden kaldırır, karşılıklı teşekkür ve tebriklerden sonra sportmence vedalaşılır.

 

Avrupa Şampiyonası’nın Kalecileri

15. Avrupa Futbol Şampiyonası’nın başlamasına kısa bir süre kala heyecan giderek yükseliyor. Futbolseverler bu heyecanı ekran başında yaşarken şampiyonada forma giyecek olan futbolcular da yeşil sahada hissedecek. Fakat kupa, her zaman olduğu gibi yine bir adamın, sahada ellerini kullanabilen tek ve yalnız adamın, kalecinin ellerinde olacak. İşte Euro 2016’nın kalecileri

Iker Casillas

Uluslararası turnuva dendiğinde akla ilk gelen isimlerden biri, Iker Casillas. Dünyada aktif kariyeri devam edenler arasında en fazla milli olmuş futbolcu.  Kariyerinde iki Avrupa Şampiyonluğu ve bir Dünya Kupası zaferi bulunuyor. 35 yaşında olmasına rağmen David De Gea’nın önünde İspanya milli takımının as kalecisi pozisyonunda. Elemelerde oynadığı ilk iki maçta 3 gol yedikten sonra kalan 8 maçta hiç gol yemeyerek İspanya’nın performansında önemli pay sahibi oldu. Geçen yaz sürpriz bir şekilde Porto’ya transfer olan Casillas, takımı sezonu üçüncü tamamlarken 32 maçta 28 gol yedi.

Gianluigi Buffon

Kalecileri el üstünde tutan ve onlara büyük saygı gösteren İtalyan futbol kültürünün bir ürünü olan “Gigi” 1997 yılından bu yana milli takım forması giyiyor. Gök-mavili formayla bir Dünya Kupası şampiyonluğu yaşadı. İlerleyen yaşına rağmen ne Juventus ne de İtalya kendisinden vazgeçebiliyor. Juventus ile 5 yıldır şampiyonluk sevinci yaşıyor. Bu sezonsa 35 maçta sadece 17 gol yedi.

Hugo Lloris

İngiltere’de Tottenham son ana kadar şampiyonluk mücadelesi verdi ve son hafta Newcastle’dan 5 gol yiyerek sezonu Arsenal’in ardında üçüncü tamamladı. Lloris ise ilk hafta M. Untied’a 1-0 kaybedilen maçın ardından kaptığı formayı hiç bırakmadı. Kupanın önemli favorilerinden olan Horozlar’da en büyük başarısı 2014 Dünya Kupası’ndaki çeyrek final.

Joe Hart

İngiltere’de lig sürprizlerle sona erdi. Manchester City şampiyonluk hedefiyle başladığı sezonu dördüncü sırada tamamlayabildi. Joe Hart ise ligde 35 maçta 36 gol yedi. Elemelerde, iki Slovenya maçında yediği 3 gol dışında kalesini gole kapattı. İngilizlerin 10’da 10 yapmasına katkıda bulundu. İngiltere, turnuvanın önemli favorilerinden ve Hart, şüphesiz bu hedefe giden yoldaki önemli taşlardan biri.

Manuel Neuer

Bundesliga’da Bayern yine şampiyon olurken, savunma muazzam bir performansla sezon boyunca sadece 16 gol yedi. “Sweeper/Keeper” (Süpürücü Kaleci) kavramına yeni bir anlam kazandıran Neuer ise tüm maçlarda forma giydi. Panzerlerle 2014 Dünya Kupası şampiyonluğu yaşadı. Paris St. Germain’de son derece başarılı bir sezon geçiren Kevin Trapp’in ve Barcelona’lı Marc-Andre Ter Stegen’in milli forma için biraz daha beklemesi gerekecek gibi görünüyor…

Thibaut Courtois

EPL’de geçen sezonun şampiyonu Chelsea’nin beklenmedik düşüşü sebebşyle sezon boyu istikrarsız bir performans gösteren Belçikalı Courtois, oynadığı 23 maçta kalesinde 29 gol gördü. Buna rağmen Liverpool’un kalesini koruyan Simon Mignolet’yi kulübeye mahkum edecek yeteneğe sahip olduğu bir gerçek. Otoriteler tarafından Euro 2016’nın sürprizi olarak nitelenen Belçika milli takımı ise her şeye rağmen 24 yaşındaki eldivene sonuna kadar güveniyor. Zira elemelerde 8 maçta görev almış ve yalnızca 3 gol yemişti.

Petr Cech

Her ne kadar kupanın favorisi olmasa da Çek Cumhuriyeti’ni ya da yeni adıyla Çekya’yı da efsane kalecisi Cech ile birlikte anmak gerek. 2002 yılından beri milli formayı giyen Cech için uluslararası bir kupa başarısı her ne kadar mümkün görünmese de, ülkesinin gelmiş geçmiş en iyi futbolcuları arasında nadide bir yere sahip olduğu konusunda herkes hem fikir. İspanya, Hırvatistan ve Türkiye’nin bulunduğu gruptan çıkma yolunda Cech’e çok iş düşecek.

Volkan Babacan

Bir parantez de milli takımımızın kalesini koruyacak olan Volkan Babacan’a açmak gerek. Zira Volkan, Başakşehir’in müthiş performansında büyük pay sahibi. Takımı ligi arka arkaya ikinci sezon dördüncü bitirdi ve Volkan 32 maçta yediği 35 golle toplanan puanlara direkt katkı yaptı. 32. haftadaki Fenerbahçe maçında Robin Van Persie’nin hem penaltısını hem de son saniyedeki kafa vuruşunu kurtararak hakkındaki tartışmalara da son noktayı koydu ve Milli Takımın birinci kalecisi olmayı hakettiğini kanıtladı.

Bu isimlerin dışında, maçlarda yedek beklemesi ya da ülkesinin turnuvaya erken veda etmesi muhtemel kalecilere de kısaca değinmek gerek.  Avusturya’da Türk asıllı Ramazan Özcan, meşhur gri eşofmanı ile bilinen 40 yaşındaki Macar Gabor Kiraly, Roma’nın Polonyalısı Wojciech Szczesny, 40 yaşından gün alan bir diğer oyuncu İrlandalı Shay Given, İsveç’in Kasımpaşalısı Andreas Isaksson ve diğerleri… Grup maçları sonrası elenseler, hatta hiçbir maçta kadroya giremeseler bile Danimarkalı Kasper Schmeichel, Hollandalı Jasper Cillessen, Boşnak Asmir Begovic ve Slovenyalı Jan Oblak’tan şanslı oldukları kesin.

Kim Bu Çocuklar?

EPL’de sezon sonu yaklaşırken Leicester City ve Tottenham Hotspur’un şampiyonluk yarışında yalnız kalması, diğer birçok hikâyenin de önüne geçti. Kabul, Tilkiler bu sezon bir mucizeyi başarmak üzere ve hem Vardy hem de Mahrez futbol sohbetlerinin büyük bölümünü işgal etme hakkına fazlasıyla sahip. Yine de, bu durum diğerlerini görmezden gelebileceğimiz anlamı taşımıyor.

Ruben Loftus-Cheek

2015-16 sezonunun Chelsea ve Manchester United adına pek de parlak geçmemesi, yeni jenerasyona daha fazla şans tanınmasının da önünü açtı. Chelsea’de, Mourinho döneminde A takım kadrosuna dâhil edilen ve geçen sezon çok kısa süre forma giyen Ruben Loftus-Cheek bu sezon, bilhassa ikinci yarıda müthiş bir form yakaladı. Loftus-Cheek, 1996 doğumlu ve 8 yaşından bu yana Chelsea altyapısında. U16, U17, U19 ve U21 kategorilerinde toplam 29 kez milli oldu. Orta sahanın ortasında, 8 numara pozisyonunda oynuyor. 1.91’lik boyuyla ilk etapta Yaya Toure ve Patrick Viera’ya benzetilse de, Chelsea ve İngiltere milli takımının eski hocası Glenn Hoddle, “Ruben bana Michael Ballack’ı hatırlatıyor, hem fiziksel hem de oyun tarzı olarak” diyor onun için. Kuvveti sayesinde ikili mücadelelerde, kesme ve engellemelerde büyük oranda başarı sağlıyor. Uzun boyu, gücünü pekiştirdiği halde topla birlikte hızlı hareket etmesine engel teşkil etmiyor. Topu geriden alıp ileri taşıyabiliyor, sağ ayaklı olmasına karşın sol ayağını da kullanabiliyor.

Chelsea formasıyla bu yıl tüm kulvarlarda çıktığı 14 maçta da oyun kurma becerileri ön plandaydı. Vizyonu ve oyunu okuma yeteneği önemli düzeyde, kısa-uzun pas tercihleri son derece başarılı. Top rakipteyken defansif oyunda nasıl pozisyon alacağı noktasındaki eksiklerinin yanı sıra pas-dribbling seçimi ve zamanlaması da geliştirmesi gereken özellikler arasında. En önemli avantajı ise çok genç yaşta, çok büyük bir kulüpte, yetenekli takım arkadaşlarıyla düzenli forma giyiyor oluşu. Ruben Loftus-Cheek için son söz olarak, İngiliz futbolunun Lampard-Gerard sonrası orta saha boşluğunu doldurabilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Marcus Rashford   

Londra’nın kuzeyinde de benzer bir hikâye söz konusu. Manchester United’ın sezon hedeflerinden uzaklaşması, kötü sonuçlar ve sakatlıklar neticesinde Louis Van Gaal, dünya futbolunun yeni bir yıldız kazanmasına aracı oldu. 1997 doğumlu Marcus Rashford, United formasıyla ilk maçına 25 Şubat 2016’da, UEFA Avrupa Ligi ikinci tur rövanş maçında Midtjylland karşısında çıktı. İlk maçı deplasmanda 2-1 kaybeden Kırmızı Şeytanlar, Old Trafford’da da yenik duruma düşmüştü. Rashford, ikinci yarıda attığı iki golle hem takımına turu getirdi hem de taraflı tarafsız tüm futbolseverlere kendini tanıttı. 3 gün sonra Arsenal karşısında da iki gol birden atıp bir de asist yapınca, bir anda Martial ve Depay’ın sezon boyu yaratamadığı etkiyi tek başına yarattı. Mart ayında Manchester derbisinin tek golünü atan da yine Rashford oldu. Şu ana dek, genç yıldızın ilk 11’de başladığı 7 lig maçında United 5 galibiyet aldı. Rashford ise toplamda oynadığı 12 maçta 7 gol attı.

Altyapı eğitimini, Wes Brown ve Danny Welbeck’in de mezunları arasında yer aldığı Fletcher Moss Rangers futbol akademisinde alan Rashford’un en önemli özellikleri hızı, patlayıcı gücü ve muhteşem sprint kabiliyeti. Son vuruşlardaki klası, doğru zamanda doğru yerde olmasını sağlayan golcü içgüdüleri de üst düzeyde. Rashford, tıpkı Thomas Müller gibi bir Raumdeuter. Oyun alanındaki boşlukları rakip savunmalara yakalanmadan doldurabiliyor. Yaşıtlarının aksine tek başına yıldız olmak gibi bir hedefi, dolayısıyla da egosu yok. Takım için oynaması ve çok çalışması sayesinde de United taraftarlarının gönlünü kolayca fethetti zaten.

Dele Alli

Tekrar Londra’ya dönecek olursak bu kez ilk ikisinden farklı bir profil karşımıza çıkıyor: İngiltere 1. Lig ekiplerinden Milton Keynes Dons’da oynadığı son maçın üzerinden sadece 11 ay geçtiği halde takımı Tottenham Hotspur ile EPL’de şampiyonluk mücadelesi veren Dele Alli. 1996 yılındaki doğumundan kısa bir süre sonra annesi ve Nijeryalı babası ayrılmış, 11 yaşında MK Dons altyapısında futbola başlamış ve 13 yaşında da yakın arkadaşı Harry Hickford’un ailesi tarafından evlat edinilmiş Bamidele Jermain Alli.

Orta sahanın ortasında görev yapıyor. En belirgin iki özelliği; dengesi ve topla yapabilecekleri yani saf futbol yeteneği. Vücut yapısı öyle görünmese de son derece güçlü ve ayakta kalabilen bir futbolcu Dele Alli. Hızı, kolayca adam eksiltmesine yetebilecek seviyede ve teknik kabiliyeti ile birleşince kendisini bir dribbling ustası yapıyor. Pasları büyük oranda başarılı ama topsuz oyunda topla olduğu kadar rahat olmadığını da belirtmek gerekiyor. 1. Lig’den gelip en üst düzeye anında adapte olması ve şimdiden milli takımın değişmezleri arasına girmesi, gelecek adına en değerli avantajı. Steven Gerard hayranı bir Liverpool taraftarı olduğunu bilmeyen de yok.

Dele Alli, Tottenham’ın bu sezonki performansının da baş aktörlerinden biri. Ligde oynadığı 31 maçta 8 gol atıp 8 de asist yaptı, karşılığını da yeni bir sözleşmeyle aldı. 2015 Şubat ayında 5 milyon pounda transfer edilen Alli, aylık 40 bin pound kazandığı ilk kontratını beş buçuk yıllığına yeniledi ve kazancı 120 bin pounda yükseldi. Tüm bunlar bir kenara, yetenek tahlilinde bir dünya markası olan Sir Alex Ferguson’un Dele Alli için, “Paul Gascoigne’den bu yana gördüğüm en iyi genç orta saha oyuncusu” demesi Alli’nin geleceğine dair heyecanlanmamızı sağlayan en büyük gelişme oldu. Tek başına bile çok önemli bir referans…

Ruben Loftus-Cheek, Marcus Rashford ve Dele Alli. Futbolun beşiğinde sallanıp gelmiş yeni futbol sanatçıları. Bizlere ise sadece izleyip mest olmak kalıyor…

Potansiyel

Potansiyel

Futbolseverler, bu yılın Mayıs ve Haziran aylarında büyük liglerdeki şampiyonluk mücadelelerinin yanı sıra iki önemli turnuvaya da şahitlik etti. Bunlardan ilki Hırvatistan’da düzenlenen 17 yaş altı (U17) Avrupa Şampiyonası, ikincisi ise Güney Kore’deki 20 yaş altı (U20) Dünya Kupası idi. Vanuatu’dan, Macaristan’a, Faroe Adaları’ndan Vietnam’a dünyanın dört bir yanından gelen genç futbolcular bu iki turnuvada hem ülkelerini temsil etme hem de potansiyellerini ortaya koyarak olası bir transfer için kendilerini gösterme fırsatını elde etti. Büyük kısmı da şansını iyi kullandı ve alt alta sıralasak bu sayfalarda bize ayrılan yere sığmayacak kadar çok sayıda genç futbolcunun yıldızlaştığı maçlar izledik.

İngiltere, U17 Avrupa Şampiyonası finalinde İspanya’ya penaltılarda kaybetti ama acısını U20 Dünya Kupası’nı kazanarak çıkardı. Alt yaş kategorilerindeki geniş futbolcu havuzu ile sürekli gündeme gelen Fransa, her iki turnuvaya da yarı final göremeden veda etti. Venezuela, Zambiya ve Vanuatu gibi dünya futbolunda adı pek duyulmamış ülkeler, yetiştirdikleri genç futbolcuları vitrine sürdü. Türkiye ise U17 Avrupa Şampiyonası’nda muhteşem bir performans sergiledi ve yarı finalde İngiltere’ye elense de Dünya Kupası’na katılım hakkı kazandı.

Gençler ve İhtiyarlar

Milli futbolcularımız, tüm maçlarda adeta harikalar yarattı. Altınordu forması giyen Berke Özer, turnuvadaki performansı sonrası A Milli Takım kadrosuna çağrıldı. Geleceğe umutla bakmamıza vesile olan U17 Milli Takımı’nda son iki sezonun şampiyonu Beşiktaş’tan tek futbolcu bile bulunmaması tuhaf görünüyor olabilir. Fakat işin daha enteresan yanı, aynı zaman diliminde ligi bir kez altıncı, bir kez de dördüncü bitiren Galatasaray’ın altyapısında forma giyen 7 futbolcunun U17 Milli Takım kadrosunun iskeletini oluşturuyor olması. Birbirinden yetenekli ve kaliteli gençlerin, milli takım formasıyla Avrupa’nın en önde gelen futbol ülkeleriyle başa baş mücadele etmesinin ise ülkemiz sınırları içinde pek bir önemi yok. Varsa bile sadece prensipte…

UEFA üyesi 31 ülke arasında Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nden sonra yaş ortalaması en yüksek takımlar Türkiye’de. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, bu sezon ligde 21 yaş ve altında hiç bir genç oyuncuya 1 dakika bile süre vermedi. Cengiz Ünder ve İrfan Can Kahveci transferleri ile göz boyayan Başakşehir, Avrupa’nın en yaşlı takımları listesinde, Antalyaspor ve Karabükspor ile birlikte ilk 20 içerisinde yer alıyor. Ligde, 21 yaş altı en fazla futbolcu oynatan takımımız Bursaspor (3), UEFA Avrupa Ligi finaline 1995 ve sonrasında doğan 6 oyuncu ile çıkan Ajax’ın yarısı kadar genç futbolcuya şans vermiş.

Her fırsatta ülkemizin en büyük zenginliğinin genç nüfus olduğunu söylüyoruz. Ama ne hikmetse 15-24 yaş aralığındaki 13 milyon potansiyel sporcuya rağmen, ülke kaynakları yoğun bir şekilde yabancılara aktarılıyor. Son 10 sezonda Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, 30 yaş ve üzerinde toplam 36 yabancı futbolcu transfer etti ve bu transferlere toplamda 55 milyon € üzerinde bonservis bedeli ödedi. Türkiye, Avrupa’daki kariyeri sona ermekte olan ‘eski’ yıldızların Çin’e veya Körfez ülkelerine gitmeden önceki son durağına dönüşmüş durumda. Ligimizin kalitesi her geçen gün düşüyor. Milli takımı merkeze alan tartışmalar ve sonu gelmez yönetim çekişmeleri de işin tuzu biberi…

Monaco Va’kası

Peki bu kaotik vaziyetin kesin çözümü ne? Elbette 33 yaşındaki bir futbolcuya bonservis ve 3 yıllık sözleşme bedeli olarak 50 milyon ₺ vermek değil. Öyle olsaydı, Monaco bu doğrultudaki transfer politikasını kökünden değiştirip, gençlere yatırım yaparak iki yıl içinde şampiyonluğa ulaşamazdı. Kulüp, pahalı ve yıldız futbolcuları takıma katmaya yönelik politikasını değiştirdiği 2014-2015 sezonundan bu yana transferden; Haziran başında Manchester City’e giden Bernardo Silva dahil, toplam 332 milyon € gelir elde etti. Monaco, 186 milyon € tutarındaki harcaması düşüldüğünde, yaklaşık 150 milyon € kâr yazdı. Üç yıllık bu dönemde, ligi iki kez üçüncü tamamladılar ve nihayet bu sezon şampiyon oldular.

Hiç hata yapmadılar mı? Evet, yaptılar. Ama bu süreçte Kylian Mbappe, Thomas Lemar, Tiemoue Bakayoko gibi genç futbolcuları takıma monte ettiler. Şu an, Avrupa’nın büyük kulüpleri, neredeyse tüm Monaco’lu futbolculara talip. Üstelik Allan Saint-Maximin, Kevin N’Doram, Abdou Diallo gibi gençler de yolda. Aslında Monaco, sadece bir örnek. Son yıllarda Fransız kulüpleri futbolcu yetiştirip ihraç etmede epey tecrübe kazandı. CIES Futbol Araştırmaları’nın hazırladığı rapora göre dünyada Brezilya’dan sonra yurtdışına en fazla futbolcu gönderen ülke Fransa. Fransız futbolu yalnızca lejyonerlerden ibaret değil. Kendi yetiştirdiği futbolcuları oynatma yüzdeleri sıralandığında da, Avrupa’nın beş büyük ligindeki takımlar arasında ilk 20 içinde 8 Fransız kulübü yer alıyor.  

Bana Yine Hüsran 

Tekrar Türkiye’ye dönelim. Her şeyden önce ülkemizde kolektif bir futbol aklı yok ve herkes farklı telden çalıyor. Medya reyting, taraftar yıldız futbolcu, yönetimler ise taraftar desteği arıyor. Reyting peşindeki spor basını sürekli asparagas haberlerle taraftarın iştahını kabartıyor. Takımının durumundan memnun olmayan ve yıl boyunca tüm Avrupa liglerini izlemesinin de etkisiyle yıldız futbolcuları takımında görmek isteyen taraftar, bilhassa sosyal medya aracılığıyla kulüp yönetimlerini baskı altına alıyor.

Taraftar tepkisinden çekinen ve “bu sezon hedef küçültüyoruz, gençlere şans verip kulübün ekonomik durumunu düzeltmek için uğraşacağız” diyemeyen yöneticiler de sanki kendi parasını harcıyormuşçasına ve ederinden fazla ödeyerek kaynakları yabancı futbolculara yatırıyor. Oysa, olmayan bütçelerle “çilek” transfer hayali kurmak yerine altyapılara sahip çıkmak ve günlük sportif başarıların peşinde koşmak yerine geleceği inşa etmek tercih edilmeli. Aksi halde olan ülke futboluna oluyor ve  bu kısır döngü, futbolu, içindeki her şey ve herkesle birlikte yozlaştırıyor. Kulüp bazında Avrupa’da en ufak bir başarı kazanamadığımız, hatta milli takım ile son 3 Dünya Kupası’na katılamadığımız halde kendimizi dev aynasında görmeye devam ediyoruz.

 

Olağandışılığın Cazibesi

Olağandışılığın Cazibesi

Dünyaca ünlü yıldız futbolcuların son yıllarda Çin, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve hatta Hindistan liglerine transfer olmalarına alışmaya başladık. Bu ülkelerin yanı sıra Amerikan MLS de epeydir rağbet görüyor. Pele ve Cruyff ile başlayıp David Beckham ile devam eden bu furyada Thierry Henry, Steven Gerrard, Frank Lampard, Didier Drogba, Andrea Pirlo ve daha bir çok yıldız ismin yolu Amerika’ya düştü. Ücretler Orta Doğu ya da Asya ülkelerindeki kadar değildi. Ama ABD liginin nisbi kalitesi, izlenme oranları dolayısıyla reklam kapasitesi ve popülaritesi ile ülkede konuşulan dil; kariyerlerinin sonuna yaklaşan elit futbolcuların tercihlerini büyük ölçüde etkileyen unsurlar. Peki, bu saydıklarımızın hiçbirine sahip olmadığı halde, İngiltere alt liglerinde, küçük statlarda az sayıda seyirciye oynayan bir kulüp, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en önemli isimlerini transfer edebilir mi? Eskiden edebilirdi…

Bobby Charlton

Sir Bobby Charlton, 17 yıllık Manchester United kariyerine nokta koyup ikinci lig ekibi Preston North End’in teknik direktörü olmaya karar verdiğinde 36 yaşındaydı. Saha içindeki performansını saha kenarında gösteremeyince takım 1973-74 sezonunda üçüncü lige düştü. Ertesi sezon futbola geri dönen Bobby, Preston ile çıktığı 45 maçta 10 gol attı. Fakat asıl büyük sürpriz, kulüp yönetimi ile anlaşmazlık yaşayıp Preston’dan ayrıldıktan sonra İrlanda Ligi takımlarından Waterford United’a imza atmasıydı. Charlton, kulüple bilet gelirlerinin bir kısmı karşılığında anlaşmıştı ve bu nedenle orada kalması için tribünlerin dolması gerekiyordu. 18 Ocak 1976’da St. Patrick’s Athletic karşısında çıktığı ilk maçında muhteşem oynadı ve Waterford, maçın yanı sıra 1900 poundluk rekor gişe hasılatını da kazandı. Ancak sonraki maçlarda beklenen gelir elde edilemeyince Charlton’ın İrlanda macerası kısa sürdü ve dört maç oynadıktan sonra futbolu bıraktı. Maç raporlarında ve dönemin gazetelerinde, 39 yaşında olmasına rağmen Bobby Charlton’ın sahadaki tüm futbolculardan daha fit göründüğü yazılıdır.

Edgar Davids

İlerleyen yaşına rağmen formunu koruyan ve İngiltere alt ligine transfer olan bir başka isimse Surinam asıllı Hollandalı Edgar Davids. 2010 yılında Championship ekiplerinden Crystal Palace’ta yalnızca 7 maç oynadıktan sonra, Ekim 2012’de oyuncu/menajer olarak ikinci ligde yer alan Barnet’in başına geçen Davids, Bobby Charlton’a benzer şekilde takımını ligde tutmayı başaramadı. 40 yaşındayken Barnet formasıyla çıktığı 29 maça karşın takımı sezon sonunda Konferans liginin yolunu tuttu. 2013-14 sezonunun ilk 8 maçında 3 kırmızı kart görünce futbola veda etme vaktinin geldiğini anladı. Pitbull’un Barnet döneminden akıllarda kalan ise, rastalı saçları ve koruyucu gözlüklerinin yanı sıra geleneksel olarak kalecilerin tercih ettiği 1 numaralı formayı giymesi oldu.

İngiltere alt ligleri, çeşitli sorunlarla mücadele eden efsane futbolcuların da uğrak yeri olmuştur. Bahse konu sorunların başındaysa alkolizm gelmekte. Alkol bağımlısı futbolcular listesinde ilk sıralarda yer alan Kuzey İrlandalı efsane George Best’in kariyerinin son dönemlerinde çeşitli ülkelerin alt lig takımlarında birkaç maçlığına da olsa forma giymişliği var ki bu başlı başına geniş bir yazının konusu. Benzer şekilde İngiliz futbolunun haşarı çocuğu Paul Gascoigne de futbol hayatını 35 yaşında geldiği birinci lig ekibi Burnley’de altı maç, iki sezon sonra imza attığı ikinci lig takımlarından Boston United’ta ise 3 ay sürdürdü. Gazza, şu sıralar ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşuyor.

Jimmy Greaves

Alkole bağlı rahatsızlıkları yüzünden felç olan ve tekerlekli sandalyeye bağlı yaşamak zorunda kalan efsane Jimmy Greaves’e de bu bahiste değinebiliriz. Tottenham Hotspur formasıyla 60’lara damga vuran Greaves, West Ham’da iki sezon oynadıktan sonra futbola ara verip alkol tüketimine yoğunlaştı. Greaves, bağımlılığına çare olması umuduyla 1975’te tekrar yeşil sahalara döndü. Önce yerel amatör takım Brentwood arından, 7. kademe takımlarından Chelmsford City’de kısa süre top oynadı. 37 yaşında adım attığı Barnet’te orta sahada forma giymesine rağmen iki sezonda 25 gol kaydederek yılın futbolcusu bile seçildi. Futbola devam etmek istese de yapamadı ve yarı amatör Woodford Town’da çıktığı birkaç maçın ardından futbolu bıraktı. Jimmy Greaves halen İngiltere milli takımı adına kaydettiği 44 gol ile bu alanda Wayne Rooney (53), Bobby Charlton (49) ve Gary Lineker’in (48) ardından dördüncü sırada yer alıyor.

Socrates

Futbol tarihinin en büyük yıldızlarından biri sayılan Brezilyalı Socrates’in İngiltere’ye “transfer olma” hikayesi de bir hayli olağandışı. Simon Clifford adlı bir öğretmenin Brezilya’ya gidip futbol teknikleri öğrenmeye ve İngiltere’ye döndükten sonra gençlere salon futbolunu öğreten okullar açmaya karar vermesi bu hikayenin başlangıcı sayılabilir. Clifford, 2003 yılında İngiliz futbol piramidinin dokuzuncu kademe liglerinden Kuzey Bölgeleri Doğu Ligi’nde mücadele eden Garforth Town’ı satın aldığında yalnızca Brezilya futboluna dair teknik bilgilere değil, dünyaca ünlü Brezilyalı futbolcuların telefon numaralarına da sahipti.

Clifford, her iki sermayesini de kullanmaya karar verdi. Garforth Town teknik direktörü olarak 2004’te 50 yaşında olan Socrates’i, yalnızca bir aylık bir kontratla geri dönmeye ikna etti. 20 Kasım’da oynanan Garforth Town-Tadcaster Albion maçı için Genix Healthcare stadına gelen 1.385 şanslı futbolsever, oyuna sonradan girip, 20 metreden müthiş bir şut atan Socrates’i son bir kez izleme fırsatını kaçırmadı. 90’ları domine eden Machester United kadrosundan Lee Sharpe da aynı yıl sarı-mavili formayla 21 maçta 6 gol attı.

Küçük ve adı sanı duyulmamış takımların önemli transferler yapması, ne sebeple olursa olsun futbol dünyasının en ilgi çekici olaylarından biri. Dolayısıyla, futbolu futbol yapan amatör ruhtan nasibini almayanların oluşturduğu “Kaç yaşına geldi, artık bırakmalı” lobisi için bir anlam ifade etmese de bizler, hala, üzerinde baskı oluşturmasın diye 100.000 pound yerine 99.999 pound ödenerek transfer edilen Jimmy Greaves’i, 105 milyon euroluk Paul Pogba’ya tercih ediyoruz.

SPAL Mucizesi

SPAL Mucizesi

Tarih 12 Mayıs 1968. Serie A’daki son maçında Juventus ile karşılaşan Societa Polisportiva Ars et Labor (SPAL), Gianfranco Zigoni’nin tek golüyle sahadan yenik ayrıldı ve küme düştü. Yaklaşık yarım asırdır alt liglerde gezen SPAL için, hasret bu sezon sona erdi.

İtalya’nın kuzey şehirlerinden Ferrara’daki bir manastırda, rahipler tarafından 1907 yılında kurulan SPAL, 1950’ler ve 60’larda İtalyan futbolunun önemli takımlarından biriydi. Hatta, Roma, Juventus ve Milan formalarıyla efsaneleşip, gelmiş geçmiş en başarılı teknik direktörlerden biri olmadan önce Fabio Capello’nun da ilk forma giydiği, yetiştiği kulüptü SPAL. O yıllardaki başarının mimarı, başkan Paolo Mazza’nın 1981’deki ölümünün ardından, kulüp krizden krize sürüklendi. 2013’te yaşanan mali kriz sonucu kesin olarak battı ve kapanmaktan son anda, dördüncü ligde mücadele eden komşu takım Giacomense ile birleşerek kurtuldu. Birleşmenin ardından kulüp S.P.A.L 2013 adını aldı.

Giacomense Başkanı Walter Mattioli, koyu bir SPAL taraftarıydı ve çeşitli sektörlerdeki girişimleriyle tanınan Colombarini ailesinin maddi desteğini de arkasına alarak kolları sıvadı. Mattioli, bu sütunlarda daha önce bir çok kez anlatıldığı üzere, işe, güvenilir bir sportif direktör ve potansiyeli olan bir teknik direktör bularak başladı. Giacomenseli eski futbolcu Davide Vagnati ile Fiorentina altyapısında antrenör olarak çalışan Leonardo Semplici sırasıyla bu iki göreve getirildi. O dönem, üçüncü ligde zor günler geçiren SPAL, ikilinin birlikte çalışmaya başlamasıyla 2014-15 sezonunda nefes aldı. Ertesi yıl ise şampiyon olarak Serie B’ye yükseldiler.

Semplici’nin Hücum Futbolu

Semplici, İtalyanca “basit” demek. Fakat başarılı taktisyenin oyun planları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Semplici, bu yüzyılın başlarında bir çok elit hocanın terk ettiği ama son yıllarda tiki-taka’ya ve gegenpressing’e karşı en etkili panzehir olarak tekrar gündeme gelen 3-5-2’yi tercih ediyor. Takımı, son iki sezondur çok gol atıp az gol yiyor. Hücuma verdiği önem bakımından Semplici’yi Leonardo Jardim’e, bol gol atan SPAL’i ise Fransa şampiyonu Monaco’ya benzetebiliriz. Bir farkla: SPAL takımının soyunma odasında herkes aynı dili konuşuyor. Evet, yanlış okumadınız. SPAL, günümüz futbol endüstrisinde nadir görülen bir kadro yapısına sahip. Bir maçta 11 dakika forma giyen ve Brezilya-İtalya çifte vatandaşlığı bulunan, Gabriel Strefezza’yı da yabancı saymazsak, tüm futbolcular İtalyan!

Hiç yabancı oynatmadan, doğru planlama ve vizyonla sportif başarıya kısa sürede ulaştılar. Esasen kulüp, böyle bir politika benimsemiş değil. Yani Athletic Bilbao ya da Altınordu gibi, bir ilke çerçevesinde hareket etmiyorlar. Hatta sezon başında birkaç yabancı futbolcu transfer etmek istedilerse de imkanlar el vermedi. Bundan sonra da kulüp yapısına uymayan ve astronomik ücretler talep eden futbolculara, sırf yabancı diye yönelmeyeceklerini rahatlıkla iddia edebiliriz. Bu durumun; modern tabirle “yabancı çöplüğüne” dönmüş, iki takımı arasındaki bir lig maçında oynayan Brezilyalı futbolcu sayısının, Türk futbolcu sayısından fazla olduğu ülkemizdeki kulüpler için bir anlam ifade edip etmediğini bilmiyoruz. Fakat SPAL’in yolu, kulübün finansal dengelerini sarsmadan ve bol para haracamadan da başarıya ulaşılabileceğinin kanıtı.

Üst Lige Taşınan Heyecan

Sezon başında, herkesin beklentisi 23 yıl sonra Serie B’de mücadele edecek olan SPAL’in tekrar küme düşeceği doğrultusundaydı. Fakat onlar inanılması güç bir mucizeye imza atarak bitime bir hafta kala şampiyonluğu garantilediler. Kulübün, gelecek sezon nasıl bir performans sergileyeceğini yaz dönemi transferleri kadar, 8500 kapasiteli ve bir kale arkasında tribünü bulunmayan emektar Paolo Mazza stadında yapılacak rekonstrüksiyon çalışmaları da belirleyecek.

İtalya’da Scudetto’ya odaklanan futbolseverler, Juventus, Roma ve Napoli’nin son haftaya kadar süren mücadelesi sebebiyle Serie B’de yaşanan büyük mucizeyi ıskaladı. Bir dönemin efsanesi SPAL, yarım asır sonra Serie A’ya döndü. 1968’de onları küme düşüren golü atan Gianfranco Zigoni’nin oğlu, Gianmarco Zigani ise, şampiyon SPAL kadrosunun en çok gol atan ikinci oyuncusu. Kaderin cilvesi…

Futbol Sevinçle Güzel

Futbol Sevinçle Güzel

Amerikan futbolu ile bizim bildiğimiz ve sevdiğimiz futbol arasındaki farklar saymakla bitmez. Geçtiğimiz sezon başına kadar da bu iki sporun tek ortak noktası, kendi dilimizde her ikisine de “futbol” dememizdi. Ta ki bir gol sevinci okyanusu aşıp gelene kadar. O dönem Juventus’ta forma giyen Paul Pogba, attığı gollerden sonra ilginç ve daha önce görmediğimiz bir şekilde sevinmeye başladı. Yaptığı hareket, rekortmen Jamaikalı atlet Usain Bolt ve Fenerbahçeli eski futbolcu Daniel Güiza’dan aşina olduğumuz “ok” işaretine benziyordu fakat bunu yaparken yüzünü de, büktüğü dirseğinin altına gelecek şekilde koluna doğru eğiyordu. Üstelik bu vaziyette kalmayıp, başını ve kollarını hızlıca hareket ettiriyordu. Bu sevinç futbol severlerin büyük kısmı tarafından beğenildi ve herkes duruma çabucak adapte oldu. Pogba golleri attıkça hepimiz “şimdi o kendine has kutlamasını yapacak” diye beklemeye başladık. Peki neydi bu hareketin anlamı? Kaynağı kimdi? Nereden çıkmıştı? Sorularımızın cevabını almak için tekrar Amerika’ya uzanmamız gerekiyor.

Dab

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; Avrupa futboluna Pogba ile giren bu hareketin adı “Dab”. İlk olarak, Atlantalı hip-hop şarkıcısı Skippa da Flippa’nın “How Fast” adlı şarkısında ortaya çıkmış olmasına karşın, bir diğer Atlantalı hip-hop grubu olan Migos tarafından “Look at My Dab” şarkısı ile dünyaya tanıtıldı. Grup üyeleri Quavo ve Takeoff, Türkçeye, hafif bir kuvvet uygulayarak bastırma olarak çevirebileceğimiz “dab” kelimesini açıklarken, bu hareketin, şırıldamak anlamına gelen “babbling” kelimesi ile ses benzeşmesi sonucu türediğini söylemişlerdi. Belki Pogba yapmıyor ama orijinal dab dansındaki dalgalanma hareketi de buradan geliyor.

Cam Newton ve Dab Sevinci

Orijinali demişken, dansın hip-hop’ın yanı sıra spor dünyasında da popüler hale gelmesinin temel sebebi Amerikan Futbol Ligi (NFL) takımlarından Carolina Panthers’ın oyun kurucusu (QB) ve doğma büyüme bir Atlantalı olan Cam Newton. Yıldız futbolcu, takımı touchdown yaptığında dab dansını öylesine başarıyla icra ediyor ki, Migos grubu bir video hazırlayarak Cam Newton’ı resmi olarak Dab dansının babası (Dab Daddy) ilan etti. Newton’ın ardından NFL’de geçen sezonun başlarında Cincinati Bengals half beki Jeremy Hill de bu sevinci sergiledi. Onu ünlü NBA yıldızı Lebron James izledi. Hareket Avrupa kıtasına yayılmadan önce tenisçi Victoria Azarenka tarafından da kucaklandı. Dahası, siz bu yazıyı okuduğunuz sırada belki de çoktan seçilmiş başkan olacak Hillary Clinton bile katıldığı bir programda “Dab Dansı” yapmayı öğrendi. Popüler kültür yeni bir öğe daha kazanmıştı artık.

Baskı mı? Ne Baskısı?

İtalya’da Pogba, Fransa’da PSG’li futbolcular ve İngiltere Premier Ligi’nde ise geçtiğimiz yılın Ocak ayında Romelu Lukaku ve Jesse Lingard attıkları golleri Dab Dansı ile kutladı. Hareket öylesine popüler oldu ki EA Sports, dab sevincinin FIFA 17’de yer alacağını duyurdu. Dansın, genelde kendi içinde bir mantığı ve anlamı olan gol sevinçleri/kutlamaları arasında yerini almasının altında ise daha derin bir felsefe yatıyor olabilir. Sporcular, “baskıyı severim, baskı altında mücadele etmekten kaçınmam, baskı beni yıldırmaz ve tıpkı kayaların üstünden dalgalanarak/şırıldayarak akan su gibi baskıdan sıyrılabilirim” demeye çalışıyor olabilir mi? En azından tenisçi Victoria Azarenka için öyle. Zira bu hareketi sevdiğini söyledikten sonra yukarıdakilere benzer cümleler kullanarak, baskı altında daha iyi oynadığını anlatmıştı WTA turundaki bir maçının ardından.

Baskı ya da eski kullanımıyla tazyik, bir futbolcuyu çok zorlayabilir. Hele ki dünyanın en pahalı futbolcusuysanız. Manchester United formasıyla ilk golünü Eylül ayı sonunda atan Paul Pogba uzun bir süre boyunca dab dansı da yapamadı. Watford’a 3-1 kaybettikleri maçın ardından rakip takım kaptanı Troy Deeney ona nazire yaparcasına galibiyeti dab dansıyla kutladı. Belki de Ada’ya transfer olmayıp futbol hayatına Juventus’ta devam etmeli, böylece bu denli büyük bir baskıyla başa çıkmak zorunda kalmamalıydı. Bunun cevabını asla öğrenemeyeceğiz. Attığı golleri Amerikalı şarkıcı Drake’in “Hotline Bling” şarkısındaki dans figürüyle kutlayan Antoine Griezmann bu konuda ne düşünüyor acaba? Bu da başka bir yazının konusu olsun…

İki Dembele

Moussa

Ada futbolunun en köklü kulüplerinden Celtic, geçtiğimiz yaz Fulham’ın genç golcüsü Moussa Dembele’yi bedelsiz olarak kadrosuna kattı. Fransız futbolcunun ismi, transfer piyasasında fazla yer tutmuyordu ancak nasıl olduysa Galatasaray’ın gündemine girmeyi başarmıştı. Taraftarlar ise ikiye bölünmüş durumdaydı. Dembele’ye bilgisayar oyunlarından aşina olanlar son derece sevinçliydi. Öte yandan futbolcuyu tanımayanlar, Galatasaray’ın daha bilinen, “yıldız” isimlere yönelmesi gerektiğini düşünüyor, Dembele transferine karşı çıkıyordu. “Yaşı genç, Galatasaray’da iş yapmaz” tezini savunan ikinci grup, bir yöneticinin oğlunu da arkalarına almanın verdiği güçle galip geldi. Moussa Dembele’nin Galatasaray’a transferi son anda gerçekleşmedi ve futbolcu Celtic Park’ın yolunu tuttu.

Eylül 2016’da Celtic ve Rangers, İskoç liginde uzun yıllar sonra ilk defa karşı karşıya geldi. Dembele, Old Firm’de üç gol atarak hem takımının galibiyetinde pay sahibi oldu, hem de kim olduğuna dair Google aramalarının sayısını bir hayli artırdı. 2 hafta sonraki Şampiyonlar Ligi grup maçında bu kez rakip Manchester City idi. 3-3 biten karşılaşmada attığı iki gol, onu, Tottenham Hotspur’da oynayan Mousa Dembele ile karıştıran İngiliz futbolseverlere de tanıttı. Bonservis bedelsiz transfer olduğu Celtic’te henüz 3 ay dolmadan yıldızlaşmayı başardı. Sezonun son iki ayını sakatlıklarla boğuşarak geçirmesine rağmen, tüm kulvarlarda oynadığı 49 maçta 32 gol atıp 9 asist yaptı. Dembele şu an, başta Arsenal olmak üzere büyük kulüplerin radarında. Ama O’nu transfer etmek isteyen kulüpler için kapının, 50 milyon avrodan açıldığını da belirtmek gerek.

Transfermarkt verilerine göre Celtic takımının toplam değeri 51.7 milyon avro. Kabaca bir hesapla Dembele’nin satışı ile Celtic bir kat büyüyebilir. Üstelik bunu yaparken yerel lige ve kupalara koydukları ambargoyu da birkaç yıl daha sürdürebilirler. Zira Celtic’in bel bağladığı tek Dembele, Moussa değil…

Karamoko

Karamoko Kader Dembele, 22 Şubat 2003’te Londra’da dünyaya geldi. Fildişi Sahili asıllı ‘Kaddy’ tıpkı as takımdaki soy adaşı gibi 2016’nın Eylül-Ekim aylarında parladı. Tekniği, oyun bilgisi ve yetenekleri Celtic U13 takımındaki yaşıtlarına fazla geldiğinden, önce U16 ardından da U20 takımıyla antrenmanlara, hatta maçlara çıkmaya başladı. Sol ayaklı olmasına rağmen hücum hattının her yerinde oynayabiliyor. Olağanüstü tekniğinin ve çok kolay çalım atabilmesinin yanı sıra, paslarıyla da oyunu yönlendirebiliyor. Yaşına oranla son derece soğukkanlı ve kendisinden 4-5 yaş büyüklerle oynarken bile asla sırıtmıyor. Şu an için en büyük dezavantajı doğal olarak kısa olan boyu. Celtic’teki antrenörleri O’nu “dengeli, ayakları yere basan, mütevazı, öğrenmeye açık” bir futbolcu olarak niteliyor ve zamanla hem fiziksel hem de mental gelişimini tamamlayacağını düşünüyor.

Karamoko öylesine büyük bir potansiyel ki, bir süredir Avrupa’nın önde gelen tüm kulüpleri transferi için kıyasıya yarışıyor. Celtic ise elini çabuk tuttu. Şimdiden yeni Messi yakıştırmaları yapılan ve dünya futbol tarihine damga vurması beklenen futbolcu ile dört yıllık yeni sözleşme imzalandı. İskoçya, böylesine olağanüstü yeteneklerle donatılmış bir yıldız adayının sıklıkla ortaya çıktığı bir ülke değil. Buna rağmen ne Celtic futbolcusunu kaptıracak kadar acemice davranıyor ne de Dembele kendisine gösterilen ilgiden şımarıp havaya giriyor. Çünkü futbolun beşiğinde işler, Türkiye’deki gibi yürümüyor.

Ne yazık ki, bizim futbol atmosferimizde küçük yaşlarda yetenek ışığı veren futbolcular doğru yönlendirilmiyor ve çocukların üzerinde gereksiz baskı oluşturuluyor. Bu baskıyı doğru yöne kanalize edecek mekanizmaların eksikliği de potansiyel yıldızları daha parlamadan söndürüyor. Örnekler bu satırlarda sıralanamayacak kadar çok…

Büyük futbol düşünürü, üstad Ali Ece’den alıntı yaparak bitirecek olursak, “Şu zamana kadar Dembele ve Feyyaz isimli kötü futbolcu görmedim. Oğlum olursa adını Feyyaz Dembele koyacağım”