Cumartesi, Mart 17, 2018

Fitbol Dergi

Sevilla Berberi

Sevilla Berberi

Fitbol Dergi müdavimlerine bu sayfalarda hemen her ay dünya futbolundan bir hikaye anlatıyor, sonunda da ülkemiz adına bir ders çıkararak tarihe not düşmeye çalışıyoruz. Eksiklerimiz fazla olduğundan, her sayıda yeni bir konu bulmak pek zor olmuyor. Geçmişe ya da geçmiş başarılara bağlı yaşayan biri değilim ama bu karamsarlığa bir son verip, bizim de bir dönem büyük zaferler yaşadığımızı hatırlatmanın zamanı geldi. 1970’ler, Türk futbolunda üç büyük hegemonyasının yıkıldığı yıllara tekabül eder. Karadeniz Fırtınası Trabzonspor, Türkiye Ligi’ni İstanbul’un üç büyükleri dışında şampiyon tamamlayan ilk takımdır. Fakat Trabzonspor’dan önce bu dominasyonu sonlandırmaya çok yaklaşan başka bir Anadolu takımı daha vardır: Eskişehirspor.

1965 senesinde kurulan Eskişehirspor kadrosunun büyük kısmı, Eskişehir Ticari İlimler Akademisi öğrencilerinden oluşmaktaydı. Okullu gençler, kuruldukları yıl 2. Lig’de şampiyonluk yaşadılar. 1968-69 ve 1969-70 sezonlarını ise 1. Lig’de ikinci olarak tamamladılar. Eskişehirspor, takım kaptanı Fethi Heper’in de gol kralı olduğu 1970 sezonunda, sonradan UEFA Kupası adını alacak olan Fuar Şehirleri Kupası’na katılmaya hak kazandı. Kura çekildi ve Es Es, İspanya’nın güçlü Sevilla takımı ile eşleşti.

Es-Es Efsanesi

İlk maç Endülüs’te, Ramon Sanchez Pizjuan stadında oynandı. Çok daha kolay kazanacağını uman Sevilla, Eskişehirspor’un direnci karşısında bir hayli zorlansa da karşılaşmayı 1-0 galip tamamladı. Yine de, Porsuk nehrinin kenarındaki ikinci maç öncesinde ümitlenmek için yeterli sebep vardı. Zira Kırmızı Şimşekler, o dönem oluşturduğu kadro ile büyük takımların korkulu rüyası haline gelmiş, Eskişehir de ligdeki en zor deplasmanlardan biri olarak nitelenmeye başlamıştı.

Futbolcuların tümü şehrin yetiştirdiği, kendi evlatlarıydı. Kadroda yabancı futbolcu bulunmuyordu. Mümin, İsmail, Doğan, Faik, Abdurrahman, Mustafa, İlhan, Nuri, Halil, Kamuran, Vahap, Fethi, Nihat, Ender. Şehirde herkes kadroyu ezbere sayıyordu. Takım, maçlardan sonra taraftarlarla birlikte Köfteci Ali’ye gidiyor, sokakta dolaşıyor, oynanan ya da oynanacak maçlara dair fikir alışverişi yapılıyordu. Türk futbolunda Anadolu devrimini başlatan ilk takım olan Eskişehirspor efsanesi işte böyle doğmuştu.  

Tarih 16 Eylül 1970. Fuar Şehirleri Kupası ilk turunda Eskişehirspor, 1-0’ın rövanşında Sevilla’yı Atatürk Stadyumu’nda ağırlıyor. Tribünleri dolduran 30 bin ve radyolarının başındaki onbinlerce taraftar, tarihe tanıklık etmek için sabırsızlanıyor. Maç öncesi, matador kılığına giren bir taraftarın, boğa taklidi yapan başka bir taraftarı mağlup etmesi, Amigo Orhan’ın bir sağa bir sola koşarak tüm tribünleri coşturması ve hep bir ağızdan okunan İstiklal Marşı, Eskişehirsporlu futbolculara da inanç aşılamıştı. Bu atmosferde başlayan karşılaşmanın ilk yarısı, Es Es’in yoğun çabalarına rağmen fileleri bulamamasıyla 0-0 sonuçlandı. Kurt hoca Max Merkel ilk maçın ardından Eskişehirspor’u nasıl kilitleyeceğini çözmüş görünüyordu. Soyunma odasında bir konuşma yapan kaptan Fethi, galibiyetin şart olduğunu bir kez daha vurguluyordu.

İstek ve heyecanı artan takım ikinci yarıya da hızlı başlayıp pozisyonlar bulmuştu. Fakat rakip kaleyi yoğun baskı altına alan Eskişehirspor, Sevilla’nın bir kontra atakta golü bulması ile, bitime 10 dakika kala 0-1 geri düştü. Tur için gereken gol sayısı 3’e çıkmıştı ama son düdüğe de az kalmıştı. Artık bir mucize bekleniyordu.

1..2..3…

Taraftarların bir kısmı yenilen golden sonra tribünleri terk etti. Kaptan Fethi, kenara gelerek teknik direktör Abdullah Gegiç’e “Hocam bu maç bitti, istersen beni çıkar da gelecek maçlara bakalım” bile dedi. Gegiç’in “Olmaz Fethi, sahaya dön” cevabı üzerine ileri uçtaki görev yerine dönen Fethi, santradan hemen sonra yaşanan karambolde havalanan topa yaptığı kafa vuruşuyla skoru eşitledi: 1-1. “Gol” sesini duyan seyirciler tribünlere geri döndü fakat kalan sürede iki gol daha atılamayacağını düşündükleri için tekrar dışarı çıktı. 87. dakikada, yine Fethi Heper, bu kez 25 metre mesafeden muhteşem bir şutla Sevilla kalecisini avladı: 2-1. Golden sonra Fethi’nin yanına gelen İsmail Arca “Kaptan keşke bu golü daha önce atsaydın, şimdi hiç zamanımız kalmadı” derken, 3 dakika sonra yaşanacak mucizeden de şüphesiz bihaberdi.

Maçın son anlarında sağ  kanatta topu kapan İlhan, birden depara kalktı, çizgiye kadar indi, ortayı yaptı, Fethi yükseldi, kafayı vurdu ve imkansızı mümkün kıldı: 3-1. Golün santrası bile yapılmadı çünkü maçtan önce “ES ES ES Kİ Kİ Kİ” tezahüratlarını Nazilerin SS’lerine yapılıyor sanarak dehşete kapılan fakat işin aslını öğrenince keyiflenerek son derece başarılı bir yönetim sergileyen Alman hakem Kunze, son düdüğü çalmıştı. Şehir bayram yerine döndü. Eskişehirspor, Göztepe’den sonra, bir İspanyol takımını eleyen ikinci Türk takımı olmuştu. Tamamı Türk futbolculardan kurulu kadrosuyla bir Avrupa devini dize getirmişti. Yani, Barcelona’nın Paris St. Germain’i 6-1 yenmesinden çok önce bu mucize bir Anadolu takımı tarafından gerçekleştirilmişti.

Bugün, milyonlarca avro harcanarak kurulan “büyük” takımlarımız, Avrupa sahnesine ilk defa çıkan, kağıt üzerinde çok daha alt seviyelerdeki rakiplere karşı başarısız oluyor. Çünkü başarı, kendi altyapılarımızın ürünü olan, yetenekli, futbol kültürüne ve ahlakına sahip gençler yerine, 30’lu yaşlarının başına dek Avrupa’da oynadıktan sonra ligimize transfer olan “yıldız” futbolcularla aranıyor. Aidiyet, samimiyet ve kabiliyet gibi değerli liyakat nişanları göz ardı ediliyor. Bu sebepledir ki, 50 yıl önceki lig ikincisi Eskişehirspor Sevilla’yı elerken, bugün Başakşehir rakibi tarafından saf dışı bırakılıyor.

Belki de sorun, Rossini’nin ünlü operası Sevilla Berberi’nde, sevdiği kıza kavuşabilmek için kılıktan kılığa giren Kont Almaviva gibi, başarıya ulaşmak için özünü terk eden kulüplerdedir. İşin aslını öğrenmek içinse gidilecek iki adres, çalınacak iki kapı var: İzmir’de Seyit Mehmet Özkan’ın Altınordu akademisi ve Eskişehir’de Prof. Dr. Fethi Heper’in ofisi.

İki Dembele

Moussa

Ada futbolunun en köklü kulüplerinden Celtic, geçtiğimiz yaz Fulham’ın genç golcüsü Moussa Dembele’yi bedelsiz olarak kadrosuna kattı. Fransız futbolcunun ismi, transfer piyasasında fazla yer tutmuyordu ancak nasıl olduysa Galatasaray’ın gündemine girmeyi başarmıştı. Taraftarlar ise ikiye bölünmüş durumdaydı. Dembele’ye bilgisayar oyunlarından aşina olanlar son derece sevinçliydi. Öte yandan futbolcuyu tanımayanlar, Galatasaray’ın daha bilinen, “yıldız” isimlere yönelmesi gerektiğini düşünüyor, Dembele transferine karşı çıkıyordu. “Yaşı genç, Galatasaray’da iş yapmaz” tezini savunan ikinci grup, bir yöneticinin oğlunu da arkalarına almanın verdiği güçle galip geldi. Moussa Dembele’nin Galatasaray’a transferi son anda gerçekleşmedi ve futbolcu Celtic Park’ın yolunu tuttu.

Eylül 2016’da Celtic ve Rangers, İskoç liginde uzun yıllar sonra ilk defa karşı karşıya geldi. Dembele, Old Firm’de üç gol atarak hem takımının galibiyetinde pay sahibi oldu, hem de kim olduğuna dair Google aramalarının sayısını bir hayli artırdı. 2 hafta sonraki Şampiyonlar Ligi grup maçında bu kez rakip Manchester City idi. 3-3 biten karşılaşmada attığı iki gol, onu, Tottenham Hotspur’da oynayan Mousa Dembele ile karıştıran İngiliz futbolseverlere de tanıttı. Bonservis bedelsiz transfer olduğu Celtic’te henüz 3 ay dolmadan yıldızlaşmayı başardı. Sezonun son iki ayını sakatlıklarla boğuşarak geçirmesine rağmen, tüm kulvarlarda oynadığı 49 maçta 32 gol atıp 9 asist yaptı. Dembele şu an, başta Arsenal olmak üzere büyük kulüplerin radarında. Ama O’nu transfer etmek isteyen kulüpler için kapının, 50 milyon avrodan açıldığını da belirtmek gerek.

Transfermarkt verilerine göre Celtic takımının toplam değeri 51.7 milyon avro. Kabaca bir hesapla Dembele’nin satışı ile Celtic bir kat büyüyebilir. Üstelik bunu yaparken yerel lige ve kupalara koydukları ambargoyu da birkaç yıl daha sürdürebilirler. Zira Celtic’in bel bağladığı tek Dembele, Moussa değil…

Karamoko

Karamoko Kader Dembele, 22 Şubat 2003’te Londra’da dünyaya geldi. Fildişi Sahili asıllı ‘Kaddy’ tıpkı as takımdaki soy adaşı gibi 2016’nın Eylül-Ekim aylarında parladı. Tekniği, oyun bilgisi ve yetenekleri Celtic U13 takımındaki yaşıtlarına fazla geldiğinden, önce U16 ardından da U20 takımıyla antrenmanlara, hatta maçlara çıkmaya başladı. Sol ayaklı olmasına rağmen hücum hattının her yerinde oynayabiliyor. Olağanüstü tekniğinin ve çok kolay çalım atabilmesinin yanı sıra, paslarıyla da oyunu yönlendirebiliyor. Yaşına oranla son derece soğukkanlı ve kendisinden 4-5 yaş büyüklerle oynarken bile asla sırıtmıyor. Şu an için en büyük dezavantajı doğal olarak kısa olan boyu. Celtic’teki antrenörleri O’nu “dengeli, ayakları yere basan, mütevazı, öğrenmeye açık” bir futbolcu olarak niteliyor ve zamanla hem fiziksel hem de mental gelişimini tamamlayacağını düşünüyor.

Karamoko öylesine büyük bir potansiyel ki, bir süredir Avrupa’nın önde gelen tüm kulüpleri transferi için kıyasıya yarışıyor. Celtic ise elini çabuk tuttu. Şimdiden yeni Messi yakıştırmaları yapılan ve dünya futbol tarihine damga vurması beklenen futbolcu ile dört yıllık yeni sözleşme imzalandı. İskoçya, böylesine olağanüstü yeteneklerle donatılmış bir yıldız adayının sıklıkla ortaya çıktığı bir ülke değil. Buna rağmen ne Celtic futbolcusunu kaptıracak kadar acemice davranıyor ne de Dembele kendisine gösterilen ilgiden şımarıp havaya giriyor. Çünkü futbolun beşiğinde işler, Türkiye’deki gibi yürümüyor.

Ne yazık ki, bizim futbol atmosferimizde küçük yaşlarda yetenek ışığı veren futbolcular doğru yönlendirilmiyor ve çocukların üzerinde gereksiz baskı oluşturuluyor. Bu baskıyı doğru yöne kanalize edecek mekanizmaların eksikliği de potansiyel yıldızları daha parlamadan söndürüyor. Örnekler bu satırlarda sıralanamayacak kadar çok…

Büyük futbol düşünürü, üstad Ali Ece’den alıntı yaparak bitirecek olursak, “Şu zamana kadar Dembele ve Feyyaz isimli kötü futbolcu görmedim. Oğlum olursa adını Feyyaz Dembele koyacağım”

 

Potansiyel

Potansiyel

Futbolseverler, bu yılın Mayıs ve Haziran aylarında büyük liglerdeki şampiyonluk mücadelelerinin yanı sıra iki önemli turnuvaya da şahitlik etti. Bunlardan ilki Hırvatistan’da düzenlenen 17 yaş altı (U17) Avrupa Şampiyonası, ikincisi ise Güney Kore’deki 20 yaş altı (U20) Dünya Kupası idi. Vanuatu’dan, Macaristan’a, Faroe Adaları’ndan Vietnam’a dünyanın dört bir yanından gelen genç futbolcular bu iki turnuvada hem ülkelerini temsil etme hem de potansiyellerini ortaya koyarak olası bir transfer için kendilerini gösterme fırsatını elde etti. Büyük kısmı da şansını iyi kullandı ve alt alta sıralasak bu sayfalarda bize ayrılan yere sığmayacak kadar çok sayıda genç futbolcunun yıldızlaştığı maçlar izledik.

İngiltere, U17 Avrupa Şampiyonası finalinde İspanya’ya penaltılarda kaybetti ama acısını U20 Dünya Kupası’nı kazanarak çıkardı. Alt yaş kategorilerindeki geniş futbolcu havuzu ile sürekli gündeme gelen Fransa, her iki turnuvaya da yarı final göremeden veda etti. Venezuela, Zambiya ve Vanuatu gibi dünya futbolunda adı pek duyulmamış ülkeler, yetiştirdikleri genç futbolcuları vitrine sürdü. Türkiye ise U17 Avrupa Şampiyonası’nda muhteşem bir performans sergiledi ve yarı finalde İngiltere’ye elense de Dünya Kupası’na katılım hakkı kazandı.

Gençler ve İhtiyarlar

Milli futbolcularımız, tüm maçlarda adeta harikalar yarattı. Altınordu forması giyen Berke Özer, turnuvadaki performansı sonrası A Milli Takım kadrosuna çağrıldı. Geleceğe umutla bakmamıza vesile olan U17 Milli Takımı’nda son iki sezonun şampiyonu Beşiktaş’tan tek futbolcu bile bulunmaması tuhaf görünüyor olabilir. Fakat işin daha enteresan yanı, aynı zaman diliminde ligi bir kez altıncı, bir kez de dördüncü bitiren Galatasaray’ın altyapısında forma giyen 7 futbolcunun U17 Milli Takım kadrosunun iskeletini oluşturuyor olması. Birbirinden yetenekli ve kaliteli gençlerin, milli takım formasıyla Avrupa’nın en önde gelen futbol ülkeleriyle başa baş mücadele etmesinin ise ülkemiz sınırları içinde pek bir önemi yok. Varsa bile sadece prensipte…

UEFA üyesi 31 ülke arasında Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nden sonra yaş ortalaması en yüksek takımlar Türkiye’de. Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, bu sezon ligde 21 yaş ve altında hiç bir genç oyuncuya 1 dakika bile süre vermedi. Cengiz Ünder ve İrfan Can Kahveci transferleri ile göz boyayan Başakşehir, Avrupa’nın en yaşlı takımları listesinde, Antalyaspor ve Karabükspor ile birlikte ilk 20 içerisinde yer alıyor. Ligde, 21 yaş altı en fazla futbolcu oynatan takımımız Bursaspor (3), UEFA Avrupa Ligi finaline 1995 ve sonrasında doğan 6 oyuncu ile çıkan Ajax’ın yarısı kadar genç futbolcuya şans vermiş.

Her fırsatta ülkemizin en büyük zenginliğinin genç nüfus olduğunu söylüyoruz. Ama ne hikmetse 15-24 yaş aralığındaki 13 milyon potansiyel sporcuya rağmen, ülke kaynakları yoğun bir şekilde yabancılara aktarılıyor. Son 10 sezonda Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, 30 yaş ve üzerinde toplam 36 yabancı futbolcu transfer etti ve bu transferlere toplamda 55 milyon € üzerinde bonservis bedeli ödedi. Türkiye, Avrupa’daki kariyeri sona ermekte olan ‘eski’ yıldızların Çin’e veya Körfez ülkelerine gitmeden önceki son durağına dönüşmüş durumda. Ligimizin kalitesi her geçen gün düşüyor. Milli takımı merkeze alan tartışmalar ve sonu gelmez yönetim çekişmeleri de işin tuzu biberi…

Monaco Va’kası

Peki bu kaotik vaziyetin kesin çözümü ne? Elbette 33 yaşındaki bir futbolcuya bonservis ve 3 yıllık sözleşme bedeli olarak 50 milyon ₺ vermek değil. Öyle olsaydı, Monaco bu doğrultudaki transfer politikasını kökünden değiştirip, gençlere yatırım yaparak iki yıl içinde şampiyonluğa ulaşamazdı. Kulüp, pahalı ve yıldız futbolcuları takıma katmaya yönelik politikasını değiştirdiği 2014-2015 sezonundan bu yana transferden; Haziran başında Manchester City’e giden Bernardo Silva dahil, toplam 332 milyon € gelir elde etti. Monaco, 186 milyon € tutarındaki harcaması düşüldüğünde, yaklaşık 150 milyon € kâr yazdı. Üç yıllık bu dönemde, ligi iki kez üçüncü tamamladılar ve nihayet bu sezon şampiyon oldular.

Hiç hata yapmadılar mı? Evet, yaptılar. Ama bu süreçte Kylian Mbappe, Thomas Lemar, Tiemoue Bakayoko gibi genç futbolcuları takıma monte ettiler. Şu an, Avrupa’nın büyük kulüpleri, neredeyse tüm Monaco’lu futbolculara talip. Üstelik Allan Saint-Maximin, Kevin N’Doram, Abdou Diallo gibi gençler de yolda. Aslında Monaco, sadece bir örnek. Son yıllarda Fransız kulüpleri futbolcu yetiştirip ihraç etmede epey tecrübe kazandı. CIES Futbol Araştırmaları’nın hazırladığı rapora göre dünyada Brezilya’dan sonra yurtdışına en fazla futbolcu gönderen ülke Fransa. Fransız futbolu yalnızca lejyonerlerden ibaret değil. Kendi yetiştirdiği futbolcuları oynatma yüzdeleri sıralandığında da, Avrupa’nın beş büyük ligindeki takımlar arasında ilk 20 içinde 8 Fransız kulübü yer alıyor.  

Bana Yine Hüsran 

Tekrar Türkiye’ye dönelim. Her şeyden önce ülkemizde kolektif bir futbol aklı yok ve herkes farklı telden çalıyor. Medya reyting, taraftar yıldız futbolcu, yönetimler ise taraftar desteği arıyor. Reyting peşindeki spor basını sürekli asparagas haberlerle taraftarın iştahını kabartıyor. Takımının durumundan memnun olmayan ve yıl boyunca tüm Avrupa liglerini izlemesinin de etkisiyle yıldız futbolcuları takımında görmek isteyen taraftar, bilhassa sosyal medya aracılığıyla kulüp yönetimlerini baskı altına alıyor.

Taraftar tepkisinden çekinen ve “bu sezon hedef küçültüyoruz, gençlere şans verip kulübün ekonomik durumunu düzeltmek için uğraşacağız” diyemeyen yöneticiler de sanki kendi parasını harcıyormuşçasına ve ederinden fazla ödeyerek kaynakları yabancı futbolculara yatırıyor. Oysa, olmayan bütçelerle “çilek” transfer hayali kurmak yerine altyapılara sahip çıkmak ve günlük sportif başarıların peşinde koşmak yerine geleceği inşa etmek tercih edilmeli. Aksi halde olan ülke futboluna oluyor ve  bu kısır döngü, futbolu, içindeki her şey ve herkesle birlikte yozlaştırıyor. Kulüp bazında Avrupa’da en ufak bir başarı kazanamadığımız, hatta milli takım ile son 3 Dünya Kupası’na katılamadığımız halde kendimizi dev aynasında görmeye devam ediyoruz.

 

SPAL Mucizesi

SPAL Mucizesi

Tarih 12 Mayıs 1968. Serie A’daki son maçında Juventus ile karşılaşan Societa Polisportiva Ars et Labor (SPAL), Gianfranco Zigoni’nin tek golüyle sahadan yenik ayrıldı ve küme düştü. Yaklaşık yarım asırdır alt liglerde gezen SPAL için, hasret bu sezon sona erdi.

İtalya’nın kuzey şehirlerinden Ferrara’daki bir manastırda, rahipler tarafından 1907 yılında kurulan SPAL, 1950’ler ve 60’larda İtalyan futbolunun önemli takımlarından biriydi. Hatta, Roma, Juventus ve Milan formalarıyla efsaneleşip, gelmiş geçmiş en başarılı teknik direktörlerden biri olmadan önce Fabio Capello’nun da ilk forma giydiği, yetiştiği kulüptü SPAL. O yıllardaki başarının mimarı, başkan Paolo Mazza’nın 1981’deki ölümünün ardından, kulüp krizden krize sürüklendi. 2013’te yaşanan mali kriz sonucu kesin olarak battı ve kapanmaktan son anda, dördüncü ligde mücadele eden komşu takım Giacomense ile birleşerek kurtuldu. Birleşmenin ardından kulüp S.P.A.L 2013 adını aldı.

Giacomense Başkanı Walter Mattioli, koyu bir SPAL taraftarıydı ve çeşitli sektörlerdeki girişimleriyle tanınan Colombarini ailesinin maddi desteğini de arkasına alarak kolları sıvadı. Mattioli, bu sütunlarda daha önce bir çok kez anlatıldığı üzere, işe, güvenilir bir sportif direktör ve potansiyeli olan bir teknik direktör bularak başladı. Giacomenseli eski futbolcu Davide Vagnati ile Fiorentina altyapısında antrenör olarak çalışan Leonardo Semplici sırasıyla bu iki göreve getirildi. O dönem, üçüncü ligde zor günler geçiren SPAL, ikilinin birlikte çalışmaya başlamasıyla 2014-15 sezonunda nefes aldı. Ertesi yıl ise şampiyon olarak Serie B’ye yükseldiler.

Semplici’nin Hücum Futbolu

Semplici, İtalyanca “basit” demek. Fakat başarılı taktisyenin oyun planları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Semplici, bu yüzyılın başlarında bir çok elit hocanın terk ettiği ama son yıllarda tiki-taka’ya ve gegenpressing’e karşı en etkili panzehir olarak tekrar gündeme gelen 3-5-2’yi tercih ediyor. Takımı, son iki sezondur çok gol atıp az gol yiyor. Hücuma verdiği önem bakımından Semplici’yi Leonardo Jardim’e, bol gol atan SPAL’i ise Fransa şampiyonu Monaco’ya benzetebiliriz. Bir farkla: SPAL takımının soyunma odasında herkes aynı dili konuşuyor. Evet, yanlış okumadınız. SPAL, günümüz futbol endüstrisinde nadir görülen bir kadro yapısına sahip. Bir maçta 11 dakika forma giyen ve Brezilya-İtalya çifte vatandaşlığı bulunan, Gabriel Strefezza’yı da yabancı saymazsak, tüm futbolcular İtalyan!

Hiç yabancı oynatmadan, doğru planlama ve vizyonla sportif başarıya kısa sürede ulaştılar. Esasen kulüp, böyle bir politika benimsemiş değil. Yani Athletic Bilbao ya da Altınordu gibi, bir ilke çerçevesinde hareket etmiyorlar. Hatta sezon başında birkaç yabancı futbolcu transfer etmek istedilerse de imkanlar el vermedi. Bundan sonra da kulüp yapısına uymayan ve astronomik ücretler talep eden futbolculara, sırf yabancı diye yönelmeyeceklerini rahatlıkla iddia edebiliriz. Bu durumun; modern tabirle “yabancı çöplüğüne” dönmüş, iki takımı arasındaki bir lig maçında oynayan Brezilyalı futbolcu sayısının, Türk futbolcu sayısından fazla olduğu ülkemizdeki kulüpler için bir anlam ifade edip etmediğini bilmiyoruz. Fakat SPAL’in yolu, kulübün finansal dengelerini sarsmadan ve bol para haracamadan da başarıya ulaşılabileceğinin kanıtı.

Üst Lige Taşınan Heyecan

Sezon başında, herkesin beklentisi 23 yıl sonra Serie B’de mücadele edecek olan SPAL’in tekrar küme düşeceği doğrultusundaydı. Fakat onlar inanılması güç bir mucizeye imza atarak bitime bir hafta kala şampiyonluğu garantilediler. Kulübün, gelecek sezon nasıl bir performans sergileyeceğini yaz dönemi transferleri kadar, 8500 kapasiteli ve bir kale arkasında tribünü bulunmayan emektar Paolo Mazza stadında yapılacak rekonstrüksiyon çalışmaları da belirleyecek.

İtalya’da Scudetto’ya odaklanan futbolseverler, Juventus, Roma ve Napoli’nin son haftaya kadar süren mücadelesi sebebiyle Serie B’de yaşanan büyük mucizeyi ıskaladı. Bir dönemin efsanesi SPAL, yarım asır sonra Serie A’ya döndü. 1968’de onları küme düşüren golü atan Gianfranco Zigoni’nin oğlu, Gianmarco Zigani ise, şampiyon SPAL kadrosunun en çok gol atan ikinci oyuncusu. Kaderin cilvesi…

Yeni Nesil Holiganizm

Yeni Nesil Holiganizm

Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Atletico Madrid ile eşleşen Leicester City’nin taraftarları, ilk maç öncesinde Madrid’i savaş alanına çevirdi. Polis, taşkınlık seviyesini aşıp anarşi yaratan taraftarlara müdahale etmek zorunda kaldı. Onlarca insan yaralandı, maddi hasar meydana geldi. Batı basını, İngiliz taraftarların neden olduğu kaosu görmezden geldi.  

UEFA Avrupa Ligi çeyrek final ilk maçında ise Beşiktaş, Lyon’a konuk oldu. Lyon taraftarları, maçın başlamasına 10 dakika kala bir anda saha zeminine girdi. Kulüp başkanı Jean-Michel Aulas, Fransız medyasını da arkasına alarak, olaylara Beşiktaş taraftarlarının sebep olduğu iddiasını dile getirdi. Kulübünün ceza alacağını bildiği için, rövanşın seyircisiz oynanması gerektiğini söyleyerek dikkat dağıtmaya çalıştı.  Bu dezenformasyon, sosyal medya aracılığıyla kısa sürede algı yönetimine dönüştü. Sonuçta UEFA iki kulübe de para cezası verdi ve konu kapandı.

İçerik olarak değilse bile, sonrasındaki tepkiler açısından benzer bir olay EURO 2016’da Marsilya’da yaşanmıştı. Alkolün dozunu fazla kaçıran İngiliz taraftarlar Fransızlarla kavga etmiş, ardından sataştıkları Rus taraftarlardan epey bir dayak yemişlerdi. Batı medyası, “dövüş sanatlarında usta”, hatta “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından özel eğitilmiş” 150 civarı Rus holiganı, yaşananların tek suçlusu ve sorumlusu ilan etmekte gecikmedi. Kendi taraftarlarının sebep olduğu kaosu ve yerel güvenlik güçlerinin hatalarını görmezden gelip “ben yapmadım, kedi yaptı” kolaycılığına kaçtılar. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmeye çalıştığından girdiler, FIFA 2018 Dünya Kupası’nın Rusya’da düzenlenecek olmasının ne kadar yanlış olduğundan çıktılar. Batı, tarih boyu görmeye alıştığımız gibi yine kendisine bir ‘öteki’ yaratmayı başarmıştı.

“Rusya’nın Holigan Ordusu”

Bu zincirin son halkasını bir süre önce “Rusya’nın Holigan Ordusu” adlı bir belgesel yayınlayan İngiliz BBC tamamladı. Belgesel, Marsilya’da yaşananlar üzerinden Rusya’daki holiganizm ‘sorununa’ dikkat çekiyordu. Bir saat boyunca Rusya’daki futbol taraftarlığının dönüşümünü anlatmak yerine, ‘öteki’ olarak gördüğü Rusya’yı futbol üzerinden yermeyi tercih eden BBC, Euro 2016’yı evinde televizyondan takip eden eski bir tribün liderini ve Moskova’nın güneyinde yer alan Oryol ve Krasnodar gibi küçük kentlerin yerel futbol takımlarının taraftarlarını incelemiş, sonuç olarak da fiziksel şiddetin kötü olduğu gibi genel kabul görmüş bir olguya atıfa bulunmuştu.

Şiddetin her türlüsünü reddetmek yalnızca spor ya da futbolseverliğin değil, insanlığın da en değerli göstergesidir. Ancak BBC, tamamen pragmatik ve popülist bir yaklaşımla, meselenin sosyolojik ve psikolojik boyutlarına hiç dokunmadan, “İngiliz taraftarları 2018 Dünya Kupası’nda ne tür bir atmosfer bekliyor?” sorusuna odaklanmıştı. Çünkü kendi taraftarları, BBC için birinci derecede önem teşkil ediyor, diğerleri ise umurlarında değil!

Esasen Rusya’daki yeni nesil holiganizmin köklerini Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından oluşan tabloda aramak daha doğru. Zira bir dönemin süper gücü ve her alanda dünya liderliğini kovalayan devleti SSCB, 80’lerde bitik ve çökmüş bir haldeydi. Her şeyin kötüye gittiği o yıllarda, futbolda da eski başarıların uzağında kalınmıştı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüne tanık olan ve derin bir kaybetmişlik hissi yaşayan gençliği tekrar ayağa kaldırmanın yegane yolu onlara yeni bir hedef koymaktan geçiyordu. Karizmatik lider Vladimir Putin, tam olarak bunu yaptı. Önce ülkedeki spor altyapısını yeniden inşa etti, ardından da milliyetçi, muhafazakar, geleneksel Rus kültürünü esas alan, sağlıklı bir nesil yetiştirmenin peşine düştü. Kısa zamanda eski gücünü toplayan Ruslar da yeniden her alanda iddialı hale geldi. Üstelik bunu, yeni bir yol icat etmeden, var olan kuralları kendi koşullarına uygulamak suretiyle yaptılar.

Rusya ve Futbol

Ülkenin önde gelen kulüpleri CSKA Moskova, Zenit St. Petersburg ve Spartak Moskova, modern futbola ayak uydurabilmek için, zengin sponsorlar sayesinde yıldız futbolcular ve önemli teknik adamları Rusya’ya getirdiler. Devlet yeni statların yapımına destek verdi. Rus takımları Şampiyonlar Ligi’nde kayda değer bir başarı elde edemese de, UEFA Kupası’nı 2005 (CSKA) ve 2008 (Zenit) yıllarında iki kez kazandı.   

Rus taraftar grupları da, takımlarının başarısından bağımsız bir holigan kültürü oluşturdu. Evet, bu alt kültürün, grup oluşturma, toplanma, ayırt edilebilir kıyafetler ve simgeler taşıma gibi temel unsurlarını İngilizler’den kopyalamış olabilirler. Ama işin felsefesini değiştirip, kendi yöntemlerini uyguladıkları da bir gerçek. Futbol taraftarlığı söz konusu olduğunda devreye giren eril söylemler, Rusya’nın tarihi ve sosyo-kültürel yapısı ile birleşince ortaya son derece enteresan bir karışım çıktı. “Biz, kendimizi, ailemizi ve milletimizi koruyabilmek için güçlü olmalıyız. Rus erkeği, tıpkı Rus ayısı gibi güçlü ve savaşçıdır” diyen tribün liderlerine, “Kavga etmekte bir sorun görmüyorum. Hatta bunu Rusya’nın öncülüğünde yeni bir spora bile çevirebiliriz. Holigan gruplar 20’ye 20 dövüşebilir” diyen siyasiler de katılınca, yeni yazılımın kodları oluşmaya başladı. Nihayetinde, İngilizlerin sarhoş saldırganlığına karşılık, Rusların organize holiganlık olarak adlandırabileceğimiz tarzı tamamlandı.

Kendi yanlışlarını ve eksiklerini görmeden, sürekli öteki ilan ettiğine saldıran ve bunu yaparken hiç bir kural tanımayanlar, 2018 yazı için şimdiden endişelendiğine göre, bu kez kesin olarak derslerini almış olmalı. Darısı, büyük gruplar halinde ortalığı dağıtıp anarşi yaratmaya çalışan ve bunun yanına kâr kalacağını sanan tüm sahte holiganların başına…

Rus Tipi Yeni Holiganizmin Kural Kitabı

  • Sağlıklı yaşam esastır.
  • Alkol, sigara, uyuşturucu gibi sağlığa zararlı tüm maddelerin kullanımı yasaktır. Çünkü sağlam vücut sağlam kafa ile mümkündür.
  • Holiganlar yalnızca holiganlarla dövüşür. Sivillere asla zarar verilmez.
  • Vandalizm ve bir şeyleri kırıp dökme yasaktır.
  • Kavgalarda delici, kesici, yaralayıcı aletler değil, yalnızca tekme ve yumruk kullanılır.
  • 7’ye 7, 10’a 10, 20’ye 20 gibi eşit sayılardaki gruplar karşı karşıya gelebilir.
  • Kavgalar, şehir merkezlerinden uzak, ormanlık alanlarda, yalnızca katılacakların bildiği bir yerde düzenlenir.
  • Yere düşene, tekrar ayağa kalkmadığı taktirde, asla vurulamaz.
  • Kalıcı hasar yaratabilecek ciddi yaralanmalarda, bir tarafın kesin galibiyetinde ya da polis geldiğinde kavga sona erer.
  • Sürekli zinde kalabilmek için spor, tercihen karma dövüş sanatları, şarttır.
  • Dövüş, karşı tarafa zarar vermek için değil, hangi takımın taraftarının daha güçlü olduğunu ve kimin daha iyi hazırlandığını belirlemek için yapılır.
  • Kavga bitince kazanan kaybedeni yerden kaldırır, karşılıklı teşekkür ve tebriklerden sonra sportmence vedalaşılır.

 

Terriyerlerin Dönüşü: Huddersfield Town

Terriyerlerin Dönüşü: Huddersfield Town

İngiltere’nin en üst seviye ligini üç yıl üst üste kazanma başarısını gösteren kaç takım vardır? Manchester United, Liverpool ve Arsenal’in dışında aklınıza gelen cevapların hiç biri doğru değil.

1908 senesinde kurulan Huddersfield Town, Büyük Cihan Harbi sonrasındaki ekonomik krizin etkisiyle kapanmanın eşiğine gelmişti. Bulunan çözüm, kulübü 25 kilometre uzaklıktaki Leeds ile birleştirmekti ve yerel halk, doğal olarak, bu durumu kabullenmedi. Tüm taraftarlar, 1 pound karşılığında kulübün hissedarı oldu, Huddersfield kapanmaktan ya da Leeds ile birleşmekten kurtuldu. Hatta, 1920’de, savaş yüzünden 4 yıldır oynanamayan FA Kupası’nda finale kadar çıktı. Kupayı uzatma dakikalarında kaybettiler ama sonraki sezon çok daha değerli bir şey kazandılar: Herbert Chapman. Arsenal kariyeri ile tanınsa da Chapman’ın asıl çıkış yaptığı yer Huddersfield. Kendi üretimi WM taktiğiyle modern futbolun atası ve gerçek manadaki ilk teknik direktör olarak kabul edilen Chapman, 1920-21 sezonu ortasında katıldığı Huddersfield’a tarihi başarılar yaşattı.

Terriyerler, 1921-22 sezonunda FA Kupası’nı kazandı. Üçüncü olarak bitirilen 1922-23 sezonunun ardından 1923-24 ve 1924-25 sezonlarını lig şampiyonu olarak tamamladılar. Huddersfield, Chapman’ın Arsenal’e geçtiği 1925-26 sezonunda da şampiyonluk yaşayarak, “İngiltere’nin en üst seviye ligini arka arkaya üç kez kazanan ilk takım” ünvanının sahibi oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Huddersfield düşüşe geçti ve 70’lerde dördüncü lige kadar indi. Hikayenin bundan sonrası aslında çok tanıdık. Yerel bir iş adamı tarafından, Premier Lig hedefiyle satın alınan kulüp, sportif başarının bir türlü gelmemesi hatta küme düşülmesi sebebiyle ortada bırakıldı. 2003’te yaklaşık 20 milyon pound olan borç, 80 yıl önceki gibi, taraftarların bir araya gelmesiyle ödendi. Kulüp, tarihe karışmak üzereyken, taraftarların kurduğu “Huddersfield Town Taraftar Derneği” (HTSA) sayesinde ayakta kaldı ve iflastan kurtuldu. Başta kısa vadeli bir plan olsa da, kâr amacı gütmeyen taraftarların oluşturduğu yönetim kurulu, yeni başkan seçildikten sonra da ayrı ve bağımsız bir yapı olarak varlığını sürdürdü.

Doğru Proje

2009’a kadar başkan kalan Ken Davy’den sonra fanatik bir Huddersfield Town taraftarı olan Dean Hoyle başkanlığı devraldı. Hoyle, taraftarı olduğu kulübü keyfine göre yönetmeyen, genç ve vizyoner bir başkan. Seçilir seçilmez, HTSA ile koordineli çalışacağı sözünü verdi ve sözünü tuttu. Hoyle, düzenli olarak taraftar buluşmaları ayarlıyor, onların fikirlerini dinliyor, kulübün gidişatı hakkında onlara bilgi veriyor. Huddersfield Town’da her şey şeffaf. Sahada alınan kötü bir sonuçta sorumlu aranmıyor ve tüm paydaşlar birbirine karşı anlayışlı davranıyor. Böyle bir yapının er ya da geç başarılı olması beklenir. Tabii ki doğru bir projeyle…

Geçtiğimiz sezon, teknik direktör Chris Powell’ın takımın başında çıktığı maçların yalnızca dörtte birini kazabilmiş olması taraftarları endişelendiriyordu. Huddersfield, 13 yıl aradan sonra 2012 yılında döndüğü Championship’te son sıralarda dolaşıyordu ve reform zamanı gelmişti. Aranan kan Almanya’da bulundu. Schalke 04 ile UEFA Kupası kazanmış eski bir futbolcu olan David Wagner, Borussia Dortmund’un genç takımını çalıştırıyordu ve Jürgen Klopp’un da çok yakın arkadaşıydı. Klopp tarafından Liverpool’a davet edilmişti ama ikinci adam olmak istemediği için teklifi kabul etmemişti.

Burada Klopp-Wagner ilişkisine dair bir parantez açmak gerek. Çünkü 90’lı yıllarda Mainz’daki futbolculuk günlerinden beri yolları hiç ayrılmayan bu ikilinin futbola dair tüm fikirleri de aynı. Hızlı ve atak futbol mantalitelerinden saha içi dizilişlere, hatta uzun sakala ve şapkaya olan düşkünlüklerine kadar Wagner ve Klopp’u ayırmak mümkün değil. Wagner bu durumdan son derece memnun. Jürgen ile hemen her gün telefonda görüşüyorlar ve aralarından su sızmıyor.

Bir gün evde olduğu sırada Wagner’in yine telefonu çaldı fakat arayan bu kez Jürgen değildi. Karşıdaki ses kendisini Huddersfield futbol organizasyonları direktörü Stuart Webber olarak tanıttı. Yaptığı işlerden haberdar olduğunu, oynattığı futbola hayranlık beslediğini söyledi. Aynısını İngiltere’de yapıp yapamayacağını sordu. Wagner’in cevabı “açık fikirli bir kulüp ve kadro ile neden olmasın” şeklindeydi. İlk elektrik alınmıştı. Wagner göreve sıcak bakıyordu ama önce iki kişiye danışacaktı. İlk olarak “eşimden bile daha uzun süredir tanıyorum” dediği Jürgen’i aradı. Aldığı cevap hemen kabul etmesi yönündeydi. Eşi ise “Huddersfield nerede?” diyerek önce biraz şüpheci yaklaşsa da David’in gözündeki ışığı görünce çantaları toplamaya başladı.

Premier Lig Yolunda

İlk yılında, kendi kurmadığı ve sezon ortası devraldığı bir kadroyla Wagner, yapabileceğinin en iyisini yaparak takımı ligde tuttu. Asıl serüven ise bu yıl başladı. Premier Lig’den düşen çok güçlü kadrolarla ve zengin kulüplerle rekabet etmek zordu. Ama Wagner, idmanların sayısını artırdı, teknolojiden mümkün olan en üst düzeyde faydalandı. Alman disiplinini, hızlı ve tutkulu oyun tarzıyla birleştirdi. Her şeyden önemlisi Gegenpressing’i takımına ezberletti. Nihayet ortaya kısıtlı imkanlarla mücadele eden ama saha içinde canavara dönüşen muazzam bir takım çıktı.

Huddersfield’ın bu performansı Bundesliga ekiplerinin dikkatini çekti ve David Wagner, sezon içerisinde başta Wolfsburg ve Bayer Leverkusen olmak üzere bir çok takımdan teklif aldı. “Burada benim bir parçamı değil, yüzde yüzümü beğeniyorlar. Bu projeye inanıyorum ve Huddersfield’dan ayrılmayacağım” diyerek tüm teklifleri geri çevirdi. Başkan Hoyle da durumdan bir hayli memnundu; “Bir Bundesliga kulübü olmayabiliriz. Avrupa’da da oynamıyoruz. Ama Huddersfield, hedefleri olan, gururlu ve zengin geçmişe sahip bir kulüp”.

Bu satırlar kaleme alındığı sırada Championship’te bir maçı eksik Huddersfield, lider Newcastle United ve ikinci Brighton’ın 6 puan gerisinde, üçüncü sırada oturuyor. Sezonun son bölümüne girilirken, ilk iki sıra içerisinde yer alıp Premier Lig’e doğrudan çıkıp çıkamayacağı ya da play-off müsabakalarında nasıl bir performans göstereceği bilinmiyor. Ama John Smith’s Stadyumu’ndaki iç saha maçlarında ortalama 20 bin seyirciye oynayan Huddersfield Town için “Bu sene, O sene” olabilir. 100 milyon euroluk transferler ve 40 poundluk maç biletleri devrinde taraftarıyla iç içe, kol kola, omuz omuza yürüyen Terriyerlerin, futbol dünyasına geri dönüşüne şahit oluyoruz…

Nikolay Petroviç Starostin’in Aşırı Tuhaf Hikayesi ve Kızıl Meydan’da Futbol

Nikolay Petroviç Starostin’in Tuhaf Hikayesi, Lavrentiy Beria ve

Kızıl Meydan’da Futbol

 

Dünya futbol tarihi sayısız enteresan olayla, eğlenceli, hüzünlü yüzlerce hikayeyle doludur. Fakat bunların büyük kısmı futbolun geleneksel olarak ortaya çıktığı ve ilk yayıldığı coğrafyalara ait öykülerdir. 20. yüzyıl boyunca kıta Avrupasında ve Latin Amerika’da gelişim gösteren futbol, doğal olarak buralardan beslenmiştir. Hâl böyleyken, uzak coğrafyalar ya da dışa kapalı ülkeler, futbol tarihi yazımına daha az katkı vermiştir. Şüphesiz bu durum, bahse konu ülkelerde futbolun güzelliklerini göremeyeceğimiz anlamı taşımıyor. İşte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, kısa adıyla SSCB, böyle bir yer. Nikolay Petroviç Starostin’in tuhaf hikayesi ise 1902 yılında dünyaya geldiğinde adı Rusya İmparatorluğu olan, 1917 Ekim Devrimi sonrası SSCB’ye dönüşüp 1991’e dek varlığını sürdüren, sosyalizm prensipleri üzerine kurulmasına rağmen Josef Stalin’in demir yumrukla hüküm sürdüğü SSCB’de başlıyor.

Babası Çarlık dönemi aristokratlarından olan ve avcılıkla uğraşan Nikolay, Moskova’da yaşayan Starostin ailesinin dördü erkek altı çocuğunun en büyüğü olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren spora meraklıydı. Fakat profesyonel anlamda sporla ilgilenmeye ancak babası tifüsten öldükten sonra başladı. Yazları futbol, kışları ise buz hokeyi oynuyor, bir yandan da devrim sonrası değişen şartlarda ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu. 1922 yılında Moskova Spor Topluluğu’nun kurulmasına öncülük etti. Vladimir İlyiç Lenin, Sovyetler Birliği’nde sporun kolektif gelişimine önem veriyordu ve Komünist Parti’nin Komsomol adı verilen gençlik örgütü de bu alanda oldukça aktifti. Nikolay Petroviç, çok iyi bir sporcuydu ve 1920’lerde SSCB’nin hem futbol hem de buz hokeyi milli takımlarında forma giymeye başladı. Bir süre sonra futboldaki başarısı onu milli takım kaptanlığına kadar taşıdı.

Spartak

Tüm Sovyetlerin tanıdığı ünlü bir futbolcu olması sebebiyle, sonradan bir çok kapıyı rahatlıkla açmasına vesile olacak, Komsomol Sekreteri ve Politbüro üyesi Alexander Kosarev ile yakın dostluk kurdu. 1923’te, İçişleri Bakanlığı’na bağlı gizli polis Cheka’nın Dinamo Moskova’yı ve 1928’de Kızıl Ordu’nun CSKA Moskova’yı kurarak bu alanda örgütlenmesi üzerine Starostin, halkın yani sivillerin de bir futbol takımı olması gerektiği konusunda yetkilileri ikna etmekte bu yüzden fazla zorlanmadı. Kulübün adı, Starostin’in birkaç yıl önce Almanya’da katıldığı bir turnuva sırasında tanıştığı ünlü marksist politikacı ve filozof Rosa Luxemburg’un kurduğu ve Roma’ya karşı isyan eden köle lider Spartacus’ten esinlenerek oluşturulan Spartaküs Birliği (Spartakusbund) sebebiyle Spartak olarak belirlendi. Böylece, Moskova Spor Topluluğu 1934’te Spartak Moskova adını aldı.

İki yıl sonra, SSCB Fizik Kültür Günü dolayısıyla Spartak ve Dinamo takımlarının Kızıl Meydan’da bir gösteri maçı yapması gündeme geldi. Stalin daha önce hiç futbol maçı izlememişti ve bu ilk olacaktı. 9000 metre karelik halı saha, bir gece önceden üç yüz Spartaklı tarafından meydana serildi. Fakat maç günü geldiğinde Dinamo takımı, “top yanlışlıkla Stalin’e ya da politbüro yöneticilerine çarpabilir” bahanesiyle maça çıkmaktan vazgeçti. Komsomol Sekreteri Kosarev ve Nikolay Petroviç Starostin, iki Spartak takımının kendi arasında oynamasına ve Stalin’in sıkılma ihtimaline karşı maçın 30 dakikada ve 4-3 sonuçlanmasına karar verdi. Maç sorunsuz geçti ve hatta Stalin eğlendiği için 43 dakika sürdü. Ancak bu durumdan memnun olmayan biri vardı ve tahmin edebileceğiniz üzere kendisi bu hikayenin kötü adamı; Lavrentiy Pavloviç Beria.

L. P. Beria…

Stalin gibi Gürcü olan Beria, 1934-1938 yılları arasında Gürcistan Komünist Parti Sekreterliği yaptı. Stalin tarafından Moskova’ya getirildiğinde ilk iş olarak İçişleri Bakanlığı’na (NKVD) ve ona bağlı gizli polise el attı. Ama O’nun, başka hiç bir Sovyet yöneticisinde olmayan bir özelliği daha vardı. Beria tam bir futbol ve Dinamo fanatiğiydi, üstelik gençliğinde Dinamo Tiflis forması da giymişti. 1936-38 yılları arasında Spartak Moskova’nın ve dolayısıyla Starostin’in yükselişi kendisini irite ediyordu. Fakat halkın büyük tepkisini çekeceği için doğrudan bir hamle de yapamıyordu. Bu yüzden ilk adımı başka yere doğru attı ve Komsomol Sekreteri Kosarev’i casusluk suçundan idam ettirdi.

Üzerindeki parti korumasını kaldırdıktan sonra Starostin’i daha açık hedef haline getiren Beria, bu kez de 1939 Rusya Kupası yarı finalinde oynanan ve Spartak Moskova’nın 1-0 kazandığı Dinamo Tiflis maçına kafayı taktı. Maçın hakemi eski bir Dinamo’lu futbolcu olmasına ve Spartak Moskova’nın finali de kazanıp kupayı almasına rağmen, Beria, yarı finalin tekrar oynanmasına hükmetti. Kora kor geçen mücadele sonrasında kupa şampiyonu Spartak Moskova, yarı finalde elediği Dinamo Tiflis’i bir kez daha ve bu sefer 3-2 mağlup etti. Starostin, yıllar sonra yazdığı otobiyografisinde o günü “Tribüne doğru baktığımda Beria’nın hırsla ayağa kalkıp sandalyesini tekmelediğini ve stadı terk ettiğini gördüm” sözleriyle hatırlıyor…

Sürgün Yılları

Buraya kadar anlattıklarımız tipik bir Sovyet dramına benziyor olabilir ama bu tarihten sonra işler daha da karmaşık hale geldi. Beria’nın, tekrar maçıyla zirve yapan Starostin nefreti, 1941’de farklı bir boyut kazandı. Beria, gizli polise emir vererek, beş yıl önce Kızıl Meydan’da oynanan maç esnasında Stalin’e suikast planlamak suçundan Starostin’i ve birlikte futbol oynadığı üç erkek kardeşini tutuklattı. Nikolay Petroviç, bir buçuk sene boyunca, rezil bir yer olmasıyla ünlü Lubyanka hapishanesinde kaldı ve “sporda burjuva yöntemleri kullanmak” gibi komik bir suçtan Gulag’da (Çalışma Kampları Yönetimi) 10 yıla mahkum edildi. Bu ceza, o dönemin “suçsuz” etiketi gibiydi zira “suçlu” bulunanlar direkt idam ediliyordu. Cezasını çekmek üzere Sovyet uzak doğusuna sürüldüğünde de imdadına futbol yetişti. Her gittiği yerde kamp komutanları O’ndan yerel Dinamo takımının antrenörü olmasını istiyordu.

Starostin, Gulag günlerinden şöyle bahsediyor: “Kamp komutanları yerel Dinamo takımlarını çalıştırmamı istiyordu. Bu adamların insan hayatı üzerinde sorgulanamaz bir yetkisi vardı ve birinin ölmesi ya da yaşaması onların elindeydi. Yine de bu, futbolun onlar üzerindeki etkisiyle kıyaslandığında hiçbir şeydi”. Halkın teveccühü de kamp koşullarından etkilenmemesi ve futbolcularla birlikte hareket etmesi anlamına geldiğinden, futbol sayesinde günleri rahat geçiyordu. 1948 yılında, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Stalin’in oğlu Vasili’den bir telefon aldı. Vasili, Starostin’e Moskova’ya dönüp Hava Kuvvetleri futbol takımını çalıştırmasını emrediyordu. Starostin, Moskova’ya dönüşünün Beria tarafından hoş karşılanmayacağını biliyordu fakat elinden bir şey gelmediği için emire mecburen riayet etti. Durumu Vasili Stalin’e anlattığında diktatörün oğlunun bulduğu çözüm basitti: Eğer sürekli birlikte olurlarsa Beria Starostin’e dokunamazdı. Bir süre Vasili Stalin ile yapışık ikiz gibi hareket etmek zorunda kaldı. Öyle ki bazı geceler birlikte uyudukları bile oldu. Ancak Beria, eline geçen ilk fırsatta Starostin’i tekrar Moskova dışına, bu kez Kazakistan’a yolladı. Doğup büyüdüğü ve efsanesi olduğu kente geri dönüşü için Stalin’in 1953’teki ölümüne dek bekleyecekti…

İade-i İtibar

Nikolay Petroviç Starostin, nihayet evine döndüğünde yeni yönetim O’ndan ve ailesinden resmi bir özür diledi. 1954’te kısa bir süre SSCB Milli Futbol Takımı antrenörlüğü yaptıktan sonra 1955’te Spartak Moskova Başkanı oldu ve 1992’ye dek bu görevde kaldı. 1989 yılında “Yıllar İçinde Futbol” (Futbol skvozd gody) başlıklı otobiyografisini yayınladı ve 1990’da Sosyalist Emek Kahramanı madalyasına layık görüldü. Kendisinin ve kardeşlerinin heykeli bugün Spartak Moskova’nın iç saha maçlarını oynadığı Otkritiye Arena’nın içerisinde, saha kenarında yer alıyor.

Lavrentiy Beria, Dinamo Tiflis’te oynadığı dönemde karşı karşıya geldiği ve kendisini gülünç duruma düşürerek maçı takımına kazandıran Spartak Moskova’lı Nikolay Petroviç Starostin ile mücadeleye ömrünü adadı. Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in emriyle tutuklandı ve Lubyanka hapishanesinde kurşuna dizildi. *

 

* Bu yazıda kullanılan kaynaklar:

The Strange Story of Nikolai Starostin, Football and Lavrentii Beria – Jim Riordan

Football Against the Enemy – Simon Kuper

Spartak Moscow: A History of the People’s Team in the Worker’s State

Futbol skvozd gody – Nikolay Petroviç Starostin

Yeşil Sahada Barış İçin Kardeşlik Turnuvası

Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası

Bir gece -Allah korusun- evinizde yangın çıktığını ve canınızı zar zor kurtararak kendinizi sokağa attığınızı, aileniz ile birlikte ilk şoku atlattıktan sonra yıkılan evinizin kül ve toza dönüşmesini izlediğinizi, ardından da o geceyi geçirecek bir yere sığındığınızı hayal edin. Muhtemelen hemen ertesi gün değilse bile, birkaç gün içerisinde oturacak yeni bir ev bulmuş, yeni bir hayata başlamış olursunuz. Ancak o “bir gece”yi ömrünüzün sonuna dek aklınızdan çıkaramazsınız. Şu an bile, bu satırları okurken muhtemelen ürperiyor, asla o durumda olmak istemiyorsunuz. İşte bizim hayalinden bile korktuğumuz ve yaşamadığımız için hiçbir zaman tam olarak kavrayamayacağımız, sığınmak zorunda kalanlara özgü bu duyguya “mültecilik” deniyor. İltica eden yani bir yere sığınanlara da “mülteci”.

Son yıllarda, komşumuz Suriye’de yaşanan savaş, sürpriz olmayan bir şekilde en çok masum sivilleri etkiledi. Ülke nüfusunun yarısına yakını, yaklaşık 8 milyon insan Suriye içerisinde yer değiştirdi, evlerinden oldu. 2.5 milyonu çocuk olmak üzere 5 ila 6 milyon Suriyeli başka ülkelere sığındı. Bugün, sadece Türkiye’de, savaştan kaçan 3 milyon mülteci bulunuyor. Söz konusu insan hayatı olunca, klavyenin tek tuşuna basarak yazdığımız rakamların peşine “milyon” ekleyerek tanımlar yaratmaya çalışmak beyhude bir çaba. Zira her mültecinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir yaşam öyküsü var.

Geçtiğimiz Aralık ayında bu hayatların bir kısmına yakından tanıklık etme imkanım oldu. Uluslararası Barış Araştırmaları Merkezi (IMPR), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin sponsorluğunda ve Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın himayesinde “Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası” adı altında bir futbol organizasyonu düzenledi. Mültecilerin yoğun olarak yaşadığı 16 vilayetten, 9’u Türk, 9’u mülteci olmak üzere, 18 kişiden oluşan takımlar kuruldu. Futbolcular arasında Suriye’de amatör ya da profesyonel futbol oynamış, oynarken göç etmek zorunda kalmış olanlar da yer alıyordu. Takımlar, Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından tahsis edilen sahalarda ve profesyonel antrenörler gözetiminde aylarca idman yaptı. Her bir takım, kurulduğu şehrin adını aldı ve profesyonel futbol takımlarına benzer biçimde taktik diziliş, kadro yapısı ve çalışma programları belirledi. Antrenmanlar dışında yerel amatör kulüplerle hazırlık maçları yaparak turnuvaya hazırlandılar.

Ve Final!

Nihayet turnuvanın, Antalya’da oynanacak eleme bölümü geldi çattı. 10-11 Aralık tarihlerinde oynanan sekiz eleme müsabakasında; İstanbul Bursa’yı, Mardin Adıyaman’ı, Hatay Gaziantep’i, Samsun İzmir’i, Kilis Ankara’yı, Şanlıurfa Mersin’i, Kahramanmaraş Adana’yı ve Osmaniye de penaltılara giden maçta Batman’ı eleyerek çeyrek finale kaldı. İki günlük aranın ardından turnuva Mardin-İstanbul, Hatay-Osmaniye, Samsun-Kilis ve Şanlıurfa-Kahramanmaraş maçlarıyla devam etti. Yarı finalde ise Hatay Mardin’i 2-0, Kilis de Kahramanmaraş’ı penaltılarda 8-7 mağlup etti ve Ankara’da yapılacak finale yükseldi. Burada bir parantez açıp maçlardaki mücadele seviyesi ve rekabetçi atmosferden bahsetmek gerekebilir. Bilhassa eleme müsabakalarında çıkan kırmızı kartlar, mülteci futbolcuların, ellerinde kalan az şeyden biri olan futbola ne derece konsantre olduklarını ve galibine maddi anlamda bir getirisi olmayan bu turnuvayı kazanmayı ne kadar istediklerinin göstergesi gibiydi adeta.

Final günü, Ankara’da -3 derecelik soğuğa rağmen Hatay ve Kilis takımlarının ve tribündeki futbolseverlerin gözlerinden Türkiye’de ilk olan bu turnuvayı tamamlanın verdiği haz okunabiliyordu. Finalde Kilis takımının müthiş taktiksel hamleleri ve kolektif eforu, Hatay’ın bireysel yeteneklere sahip futbolcuları karşısında ilk yarıyı berabere tamamlamayı başarsa da, ikinci yarıda gelen üç gol Hatay’ı şampiyon yaptı. Organizasyon, ne yazık ki, basın-yayın organlarında fazla yer bulamadı. Zaten mülteci futbolcuların büyük kısmı da, “Halen DEAŞ kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan akrabalarımız var. Örgüt burada futbol oynadığımızı duyarsa onlara zarar verebilir, lütfen adımızı yazmayın, fotoğrafımızı çekmeyin” diyordu. Pek çoğumuzun asla hissedemeyeceği bir duygu daha…

Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası’ndan geriye her biri farklı birer hikayeye sahip, yıllardır evsiz, yurtsuz ve savaşın gölgesinde yaşayan ama her şeye rağmen başka bir ülkede hayata futbolla tutunmuş gençlerin sevinci kaldı. Tabii bir de umutlar: Sence bizi burada izleyip beğenen, takımına almak isteyen çıkar mı abi?

Dünyanın En Zengin Eski Futbolcusu: Dave Whelan

7 Mayıs 1960 günü yaklaşık 100 bin futbolsever, lig şampiyonluğunu bir puan farkla Burnley’e kaptıran Wolverhampton Wanderers ile sezon boyu kümede kalma mücadelesi veren Blackburn Rovers’ın karşılaşacağı FA Kupası finali için tarihi Wembley Stadyumu’nu doldurmuştu. Wolves’un kazanacağından çok az insan şüphe ediyordu ancak o gün kader ağlarını başka türlü örecekti…

1936 yılının Kasım ayında, İngiltere’nin kuzeyindeki Bradford kasabasında dünyaya gelen David, henüz 3 yaşındayken savaşa giden babasının yokluğunda annesi ve kardeşleriyle birlikte yaşam mücadelesi veriyordu. Zira savaş sebebiyle fakirlik had safhada, yaşam kalitesi ise diplerdeydi. Bir gün sokakta bulduğu bir penny ile ilk iş olarak, iki katlı otobüslerden birine binip şehir turu atmayı kafasına koydu. Otobüste karşılaştığı bir askere “Bayım, bu gerçek bir silah mı?” diye sordu. Adam kibarca “evet” dedi ve aynı durakta indiklerini görünce ekledi: “Evlat, sen nerede oturuyorsun?”. Adresi öğrenince bir soru daha sordu: “Adın David mi?”. Bu, David’in babasıyla ilk karşılaşması ve sohbeti olmuştu.

Dave Whelan – Blackburn Rovers / 27 Nisan 1960

Babasının eve dönüşüyle birlikte David’in hayatında olumlu gelişmeler yaşanmaya başladı. Chadwick Sokağı’ndaki ilk radyo onların evindeydi. İlk elektrik bağlantısı ve ilk televizyon da öyle. Bir çift yeni futbol ayakkabısı da bu lükslerden biriydi. Babası, David’in yeteneğinin farkındaydı ve O’nu futbol oynaması için teşvik ediyordu. Wigan Erkek Kulübü’nde futbola başlayan David, bir yandan da yerel demir-çelik fabrikasında çalışıyordu. 17 yaşına geldiğinde yarı zamanlı işlerinden birini bırakması gerektiğini anladı ve futbolu tercih etti. Wigan takımından bir yetkili evlerine gelerek masanın üzerine 100 pound koydu ve sözleşme imzalamak istediğini söyledi. Blackburn Rovers ise yalnızca 10 pound öneriyordu. Babası tercihi David’e bırakmıştı, O da Blackburn’ü seçti. David, 1957-58 sezonunda en üst lige yükselen Rovers takımının bir parçasıydı. Sol bek oynuyordu ve dönemin kör dövüşünü andıran aşırı fiziksel İngiliz futbol ortamında, gücü, oyun tarzı ve yetenekleriyle hiç sırıtmıyordu. Sonraki sezonu onuncu tamamladılar, bir sonrakini ise on yedinci.

FA Cup 1960

7 Mayıs 1960’ta ise işte oradaydı: her futbolcunun hayalini süsleyen FA Kupası finalinde, Wolverhampton Wanderers ile karşılaşacaklardı. Wembley hınca hınç dolmuştu. Maçın ilk dakikalarında iki takım da kontrollü davranıyor, risk almıyordu. Bir süre sonra Wolves baskıyı artırdı ve öne geçti. Blackburn golün şokunu henüz atlatamamıştı ki, orta sahada yaşanan bir pozisyonda David “Dave” Whelan, rakip takımdan Norman Deeley ile girdiği ikili mücadele sonrası acıyla yerde kıvranmaya başladı. Whelan’ın bacağı kırılmıştı. O yıllarda final müsabakalarında oyuncu değişikliğine izin verilmediğinden Blackburn on kişi kalmış, dahası Whelan’ı sakatlayan Deeley, maçın geri kalan kısmında iki gol atarak kupayı Wanderers’a kazandırmıştı. Tam bir trajediydi yaşanan. Whelan hemen hastaneye kaldırılıp ameliyata alındı. Ameliyat başarılı geçmişti geçmesine ama David’in sahalara dönmesi iki yılı bulacaktı. Sakatlık sonrası iyileşme sürecinin uzaması ve geri döndüğünde eski formunda olmaması sebebiyle 4. lig takımlarından Crewe’ye gönderildi. Crewe’de şampiyonluk sevinci yaşadı ve bir yıl da üçüncü ligde top koşturduktan sonra, futbolu bıraktı.

Whelan ailesi ilk marketlerinde

Whelan’ı binlerce eski futbolcudan ayıran hikaye de aslında tam olarak burada başladı. Sakatlık yüzünden futbolu bırakanların çoğu genellikle ya antrenör, yorumcu olarak futbolun içinde kalmaya çalışır ya da hayata küsüp silinir gider. Dave Whelan ise bambaşka bir kariyer planı yaptı. Önce, Blackburn’deki Howard Kardeşler adlı markette çalışmaya başladı. Bir yandan da küçük bir büfe işletiyordu. Ardından kendi marketini açtı. Amerika’ya gidip oradaki ekonomi modeli ve perakende satış teknikleri üzerine araştırma yaptı. Döndüğünde Whelan İndirim Marketleri zincirini kurdu. Kısa süre içinde tüm Lancashire’da 10 şubeye ulaşmıştı. Hızlı yükselişi, Yorkshire’lı süpermarket devi Ken Morrison’ın dikkatini çekti ve Whelan, süpermarket zincirini 1.5 milyon pound’a Morrison’a sattı.

Futbolcu/Başkan Dave Whelan

Burada bir süre durup, 1.5 milyon pound’un ne kadar büyük bir para olduğunu düşünmek isteyebilirsiniz. Fakat Dave fazla beklemedi. 1978’de JJ Bradburns adlı Wigan menşeli spor malzemeleri mağazasını satın alarak adını JJB Sports olarak değiştirdi. 1980-1990 arası şirketin değeri hızla yükseldi ve JJB bir süre sonra Birleşik Krallığın en büyük spor ürünleri mağazasına dönüştü. “Kazanmak için Oynamak” (Playing to Win) adlı otobiyografisinde Whelan, “Amerika’da her şey müşterilerin önündeydi, bizde ise tezgahın arkasında ve kapalı dolaplarda. Orada müşteri bir raketi denemek istediğinde onu eline alıp gönlünce savurabiliyordu. Ben, İngiltere’ye bunu getirdim” diyerek ticari zekasını nasıl kullandığını açıklıyor. Ticari girişimlerinin borsa değeri toplam 1 milyar pound’a ulaşan Whelan, her şeye rağmen futboldan kopamıyor, içindeki futbol tutkusunu bastıramıyordu.

1995’te nihayet, yetiştiği, ticaret hayatına başladığı kentin futbol takımını, Wigan Athletic’i satın aldı ve o gün taraftarlara bir söz verdi: “Wigan’ı Premier Lig’e çıkaracağız”. Siyasi bir söylem gibi görünse de Wigan hemen ertesi yıl şampiyon oldu. Bu başarıda şüphesiz ki sezon başında İspanya’dan transfer edilen Isidro Diaz ve Roberto Martinez’in büyük katkısı vardı. Whelan bir yandan da stad inşasına 30 milyon pound harcadı ve Wigan’ı alt liglerdeki en büyük stadının sahibi yaptı. Yeni stadla birlikte Wigan üst sıraları zorlamaya başladı ve önce Championship’e ardından da Premier Lig’e yükseldi. Whelan, taraftarlara verdiği sözü 10 yılda yerine getirmiş ve Wigan’ı, tarihinde ilk defa en üst lige taşımıştı.

FA Cup 2013

Kulüp efsanesi Roberto Martinez’in 2009 yılında teknik direktörlük koltuğuna oturmasıyla Wigan’ın adeta çehresi değişti. Dört yıl boyunca en üst ligde tutunmayı başaran Wigan, 2013’te bambaşka bir başarı hikayesine daha imza atarak FA Kupası’nda finale yükseldi. Whelan’ın kaderini çizen finalden 53 yıl sonra, 11 Mayıs 2013’te Wigan, Wembley’de Manchester City karşısına çıktı. Dengede giden maçın 90+1. dakikasında Ben Watson’ın kafa golüyle Wigan, tarihinde ilk defa FA Kupası’nı kazandı. Bu olağanüstü bir başarıydı. Maçtan sonra Whelan, “Hislerim tarif edilemez. Bir hayal gerçek oldu. Futbol sahasında tamamlanmamış bir işim olduğunu hep hissediyordum. Gururluyum çünkü bu, müthiş bir serüvene muhteşem bir son” açıklamasını yaparken gözlerindeki sevinç gözyaşları henüz kurumamıştı.

Wigan, aynı sezon küme düştü ve şu an Championship’te mücadele ediyor. Dave Whelan, 2015 yılında kulüp yönetimini torununa bıraktı ve geçtiğimiz aylarda, kendi adını taşıyan Wigan DW Stadyumu önündeki kendi heykelinin açılışını yaptı. İngiliz futbol sisteminin dört liginde hem futbolcu olarak oynamış hem de yöneticilik yapmış tek kişi ve dünyanın en zengin eski futbolcusu Whelan, 80 yaşında ve hala futbol aşkıyla yaşıyor…

Suriye Savaşı ve Futbol

Kalesini Terk Ettiği Halde Boşa Çıkmayanlar

Haziran 2009. Suriye futbolunun bayrak kulüplerinden Karama, İttihad ile şampiyonluk maçına çıkıyor. Lazkiye stadyumu tribünlerindeki 30 bin Suriyeli’nin büyük çoğunluğu üç yıldır şampiyon olan Karama’nın arka arkaya dördüncü şampiyonluğunu kutlamak için orada. İki takım arasındaki rekabet futboldan öte anlamlar taşıyor zira Karama Humus’un, İttihad ise Halep’in takımı ve bu maç adeta bir derbi niteliğinde. Karşılaşmanın ilk 20 dakikası başa baş geçiyor fakat 22. dakikada gelen penaltı golüyle İttihad 1-0 öne fırlıyor. Karama 71. dakikadaki beraberlik golünün ardından da baskısını sürdürüp maçı da mucizevi bir şekilde 90+5’te gelen galibiyet golüyle kazanıyor. Bu maçla şampiyon olan Karama, aynı sezon Suriye Süper Kupası’nı kazanıp AFC kupasında da final oynadı ancak bu tarihten sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı…

O sezon Karama kadrosunda üç kaleci bulunuyordu. Cihad Katsab, Suriye Milli Takım kaptanlığına kadar yükselmiş ve uzun yıllar çeşitli takımlarda forma giydikten sonra geldiği Karama’da şampiyonluklar yaşamış bir kaleciydi. Şampiyonluk maçında kaleyi koruyan Musab Balhus ise adeta bir Karama efsanesi. 2002-2011 yılları arasında aralıksız formasını giydiği Karama’da 200’den fazla maça çıkmış, kulübün, şehrin ve ülkenin futbol ikonlarından biri haline gelmişti.

İki tecrübeli ismin arkasında forma şansı bekleyen biri daha vardı ki O’nun meziyetleri saymakla bitmezdi. Abdulbasit Sarut, 92 doğumlu olmasına karşın ülkenin en yetenekli genç kalecisi olarak nitelendiriliyor ve Suriye genç milli takımlarında çeşitli başarılara imza atıyordu. Yanı sıra Sarut’un sesi de, adaşı ve gelmiş geçmiş en iyi hafız ve Kur’an kârisi olarak kabul edilen Mısırlı Abdulbasit Abdussamed kadar güzeldi. Sarut, bu özelliği ile de dikkat çekiyordu. Humus şehri, bu üç özel insana sahip olduğu için şanslıydı. Fakat rejim karşıtı gösterilerin ilk kıvılcımının çakıldığı ve “Devrimin Başkenti” olarak anılan Humus’un şansı, kısa sürede tersine döndü ve şehir, savaşın acımasız yüzüyle karşı karşıya kaldı.

Suriye Savaşı ve Futbol

Mart 2011. Ülkedeki şartlardan memnun olmayan Suriyeliler, Arap Baharı’nın da etkisiyle çeşitli yer ve zamanlarda toplanıyor, rejimi protesto ediyordu. Gösterilere katılım giderek arttı ve bir süre sonra onbinlere ulaştı. 20 milyon Suriyeli, önce Esad karşıtları ve Esad yanlıları olarak ikiye bölündü. Ardından Esad karşıtları da kendi aralarında bölünmeye başladı. Bu sebeple ülkede “ortak” yapılan hiç bir şey kalmamıştı. Futbol da bu durumdan fazlasıyla etkilendi. Lig maçları iç savaş sebebiyle sağlıklı ortamlarda yapılamamaya başladı ve 2010-2011 sezonu iptal edildi. Devrime destek veren şehirlerin takımlarında forma giyen futbolcular direnişe katıldığından buralarda futbol büyük yara aldı.

Savaş öncesinde popüler futbol yıldızları olan onlarcası mülteci konumuna düşerek ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bazı futbolcular doğrudan cephelerde bazıları ise evlerinde, sokakta ya da herhangi bir yerde kimin tarafından yapıldığı belli olmayan saldırılarda hayatını kaybetti. Hayatta ve ülkede kalanların büyük kısmı formasını giydiği takımlar tarafından kendilerine ödeme yapılmadığı için futbolu bıraktı. Suriye milli takımı 2014 Dünya Kupası elemelerinden diskalifiye edildi ve tarihinde ilk kez FIFA Dünya sıralamasında 152. sıraya kadar düştü.

Abdulbasit Sarut

Haziran 2011. Suriye 23 yaş altı milli takımı Londra Olimpiyatlarına hazırlanıyordu ve eleme maçları için açıklanan kadro bir eksikle çalışmalarını sürdürüyordu. Abdulbasit Sarut, rejim güçlerinin, memleketi Humus’ta yapmış olduğu saldırılardan dolayı kampa katılmamıştı. Sarut, bir süre sonra futbolu da bıraktı ve yerel direnişe katıldı. Güzel sesini, Özgür Suriye Ordusu’na moral-motivasyon olarak kullanmaya karar verdi. Bir dönem Asya’nın en iyi ikinci genç kalecisi seçilen Abdulbasit, sabah sedyeyle yaralı taşırken öğlen çatışmalara giriyor, akşamsa muhalif askerlere moral olsun diye sözlerini kendi yazdığı şarkılar söylüyordu. Sarut, bir tribün amigosu gibi insanları yönetmeye başlamıştı. Saygınlığı giderek artıyor, gün geçtikçe bir kahramana dönüşüyordu. Videoları internette yayıldıkça Abdulbasit miti daha da güçleniyordu.

Rejimin baş düşmanı haline gelmesi fazla uzun sürmedi. Rejim kontrolündeki federasyon tarafından futboldan ömür boyu men edildi. Başına 2 milyon Suriye lirası ödül kondu. İki suikast girişiminden ve bir bombalı saldırıdan sağ kurtulmayı başardı. Dört erkek kardeşi ve amcası rejim saldırılarında hayatını kaybetti ama Abdo, mücadelesini bırakmayı bir an olsun düşünmedi. İki kez ciddi şekilde yaralandı. Zaman zaman hakkında terör örgütü Daeş’e katıldığına dair iddialar ortaya atılsa da Sarut, futbol formalarını ve FIFA kurallarını uyguladıkları için hakemliği yasaklayan Daeş saldırısına bile maruz kaldı. “Futbolcu olduğum için dünyanın her yerini dolaştım. Fakat bana kalırsa özgürlük rahat seyahat etmek değil, düşünce ve ifade hürriyetidir” diyen Sarut’un, varoluşunu yasaklarla açıklayan bir terör örgütüne katıldığına inanan var mıdır sahiden?

Musab Balhus

Sarut’un futboldan men edilmesi, rejimin, devrim yanlısı popüler isimlere yönelik saldırılarının ilki değildi, şüphesiz son da olmayacaktı. Esad’a bağlı güvenlik güçleri, yaklaşık 10 yıldır Karama forması giyen milli kaleci Musab Balhus’u, muhalifleri maddi olarak desteklediği gerekçesiyle 2011’in Ağustos ayında tutukladı. Başta takım arkadaşı Sarut olmak üzere binlerce Suriyeli Balhus’a destek verdi ve bir an önce salıverilmesi talebiyle gösteriler düzenledi. Ancak rejim tarafından tutuklananların çok azı zarar görmeden geri dönebiliyordu ve Musab Balhus’un akibetine dair kimse bilgi vermiyordu. Balhus, deyim yerindeyse kayıplara karışmıştı. Birkaç ay sonra birden bire ortaya çıkıp milli takım kampına katıldı, ardından Balhus’un o sezonu Esad kontrolündeki Şam takımlarından Wahda’da geçireceği “resmi” olarak açıklandı. Balhus, takip eden üç sezon Kuveyt ve Umman takımlarında forma giydi.

Cihad Katsab

Tüm bunlar olurken, rejimin en karanlık binalarından biri olan ve gerek insan hakları örgütleri gerekse eski (hayatta kalabilmiş) mahkumlar tarafından “dünya üzerindeki en berbat yer” olarak nitelenen Şam yakınlarındaki Sednaya askeri hapishanesinde her gün onlarca mahkum işkence sonucu hayatını kaybediyordu. 2014’ün yaz aylarında muhalefeti örgütlediği iddiasıyla göz altına alınan ve bu utanç çukuruna atılan Cihad Katsab ise hücre arkadaşlarının moralini biraz olsun düzeltebilmek için onlara forma giydiği büyük maçlarda yaptığı kurtarışları anlatıyordu. En azından oradan kurtulabilenlerin, ailesine ve sevenlerine söylediği buydu.  Katsab, ülkenin sevilen futbol figürlerindendi ve yıllarını üç direk arasında geçiren bu adamın şimdi dört duvar arasında olması rejim yanlılarına bile mantıklı gelmiyordu. Katsab terörist değildi, evrensel hukuk değerleri dikkate alındığında herhangi bir suç da işlememişti. Demek ki Katsab’ın orada bulunma sebebi, popülaritesi dolayısıyla kitleleri etkileme potansiyeline sahip olmasıydı. Kısacası, futbolcu olduğu için tutuklanmıştı Katsab.

Ekim 2016. Abdulbasit Sarut, herşeyini adadığı özgürlük mücadelesine devam ediyor. Rejimin hedefinde olduğu için sürekli yer değiştirmesi gerekiyor. Yine de bu durum, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye’ye gelip, yıllardır Suriye muhalefetini destekleyen Türkiye’nin ve Suriyeli mültecilere kucak açan Türk halkının yanında olmasına engel olmadı.

Musab Balhus, zorunlu sürgün gibi geçirdiği yıllardan sonra evine, Humus’a, Karama spor kulübüne geri döndü. Hapisten nasıl çıktığı ya da Suriye milli takımı 2012 Batı Asya Şampiyonası’nı kazandıktan sonra devlet başkanlığı sarayına gidip Esad ile tokalaştığında neler hissettiği bilinmiyor.

Cihad Katsab ise, Sednaya hapishanesinde maruz kaldığı sistematik işkence sonucunda hayatını kaybetti. Üçü de kaleyi terketti ama hiç biri boşa çıkmadı.

Not: Bu yazıda yer alan kişi ve olayların tümü gerçektir. Tıpkı son 5 yıldır Suriye’de yaşananlar gibi…