Pazartesi, Kasım 20, 2017

Fitbol Dergi

SPAL Mucizesi

SPAL Mucizesi

Tarih 12 Mayıs 1968. Serie A’daki son maçında Juventus ile karşılaşan Societa Polisportiva Ars et Labor (SPAL), Gianfranco Zigoni’nin tek golüyle sahadan yenik ayrıldı ve küme düştü. Yaklaşık yarım asırdır alt liglerde gezen SPAL için, hasret bu sezon sona erdi.

İtalya’nın kuzey şehirlerinden Ferrara’daki bir manastırda, rahipler tarafından 1907 yılında kurulan SPAL, 1950’ler ve 60’larda İtalyan futbolunun önemli takımlarından biriydi. Hatta, Roma, Juventus ve Milan formalarıyla efsaneleşip, gelmiş geçmiş en başarılı teknik direktörlerden biri olmadan önce Fabio Capello’nun da ilk forma giydiği, yetiştiği kulüptü SPAL. O yıllardaki başarının mimarı, başkan Paolo Mazza’nın 1981’deki ölümünün ardından, kulüp krizden krize sürüklendi. 2013’te yaşanan mali kriz sonucu kesin olarak battı ve kapanmaktan son anda, dördüncü ligde mücadele eden komşu takım Giacomense ile birleşerek kurtuldu. Birleşmenin ardından kulüp S.P.A.L 2013 adını aldı.

Giacomense Başkanı Walter Mattioli, koyu bir SPAL taraftarıydı ve çeşitli sektörlerdeki girişimleriyle tanınan Colombarini ailesinin maddi desteğini de arkasına alarak kolları sıvadı. Mattioli, bu sütunlarda daha önce bir çok kez anlatıldığı üzere, işe, güvenilir bir sportif direktör ve potansiyeli olan bir teknik direktör bularak başladı. Giacomenseli eski futbolcu Davide Vagnati ile Fiorentina altyapısında antrenör olarak çalışan Leonardo Semplici sırasıyla bu iki göreve getirildi. O dönem, üçüncü ligde zor günler geçiren SPAL, ikilinin birlikte çalışmaya başlamasıyla 2014-15 sezonunda nefes aldı. Ertesi yıl ise şampiyon olarak Serie B’ye yükseldiler.

Semplici’nin Hücum Futbolu

Semplici, İtalyanca “basit” demek. Fakat başarılı taktisyenin oyun planları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Semplici, bu yüzyılın başlarında bir çok elit hocanın terk ettiği ama son yıllarda tiki-taka’ya ve gegenpressing’e karşı en etkili panzehir olarak tekrar gündeme gelen 3-5-2’yi tercih ediyor. Takımı, son iki sezondur çok gol atıp az gol yiyor. Hücuma verdiği önem bakımından Semplici’yi Leonardo Jardim’e, bol gol atan SPAL’i ise Fransa şampiyonu Monaco’ya benzetebiliriz. Bir farkla: SPAL takımının soyunma odasında herkes aynı dili konuşuyor. Evet, yanlış okumadınız. SPAL, günümüz futbol endüstrisinde nadir görülen bir kadro yapısına sahip. Bir maçta 11 dakika forma giyen ve Brezilya-İtalya çifte vatandaşlığı bulunan, Gabriel Strefezza’yı da yabancı saymazsak, tüm futbolcular İtalyan!

Hiç yabancı oynatmadan, doğru planlama ve vizyonla sportif başarıya kısa sürede ulaştılar. Esasen kulüp, böyle bir politika benimsemiş değil. Yani Athletic Bilbao ya da Altınordu gibi, bir ilke çerçevesinde hareket etmiyorlar. Hatta sezon başında birkaç yabancı futbolcu transfer etmek istedilerse de imkanlar el vermedi. Bundan sonra da kulüp yapısına uymayan ve astronomik ücretler talep eden futbolculara, sırf yabancı diye yönelmeyeceklerini rahatlıkla iddia edebiliriz. Bu durumun; modern tabirle “yabancı çöplüğüne” dönmüş, iki takımı arasındaki bir lig maçında oynayan Brezilyalı futbolcu sayısının, Türk futbolcu sayısından fazla olduğu ülkemizdeki kulüpler için bir anlam ifade edip etmediğini bilmiyoruz. Fakat SPAL’in yolu, kulübün finansal dengelerini sarsmadan ve bol para haracamadan da başarıya ulaşılabileceğinin kanıtı.

Üst Lige Taşınan Heyecan

Sezon başında, herkesin beklentisi 23 yıl sonra Serie B’de mücadele edecek olan SPAL’in tekrar küme düşeceği doğrultusundaydı. Fakat onlar inanılması güç bir mucizeye imza atarak bitime bir hafta kala şampiyonluğu garantilediler. Kulübün, gelecek sezon nasıl bir performans sergileyeceğini yaz dönemi transferleri kadar, 8500 kapasiteli ve bir kale arkasında tribünü bulunmayan emektar Paolo Mazza stadında yapılacak rekonstrüksiyon çalışmaları da belirleyecek.

İtalya’da Scudetto’ya odaklanan futbolseverler, Juventus, Roma ve Napoli’nin son haftaya kadar süren mücadelesi sebebiyle Serie B’de yaşanan büyük mucizeyi ıskaladı. Bir dönemin efsanesi SPAL, yarım asır sonra Serie A’ya döndü. 1968’de onları küme düşüren golü atan Gianfranco Zigoni’nin oğlu, Gianmarco Zigani ise, şampiyon SPAL kadrosunun en çok gol atan ikinci oyuncusu. Kaderin cilvesi…

Yeni Nesil Holiganizm

Yeni Nesil Holiganizm

Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Atletico Madrid ile eşleşen Leicester City’nin taraftarları, ilk maç öncesinde Madrid’i savaş alanına çevirdi. Polis, taşkınlık seviyesini aşıp anarşi yaratan taraftarlara müdahale etmek zorunda kaldı. Onlarca insan yaralandı, maddi hasar meydana geldi. Batı basını, İngiliz taraftarların neden olduğu kaosu görmezden geldi.  

UEFA Avrupa Ligi çeyrek final ilk maçında ise Beşiktaş, Lyon’a konuk oldu. Lyon taraftarları, maçın başlamasına 10 dakika kala bir anda saha zeminine girdi. Kulüp başkanı Jean-Michel Aulas, Fransız medyasını da arkasına alarak, olaylara Beşiktaş taraftarlarının sebep olduğu iddiasını dile getirdi. Kulübünün ceza alacağını bildiği için, rövanşın seyircisiz oynanması gerektiğini söyleyerek dikkat dağıtmaya çalıştı.  Bu dezenformasyon, sosyal medya aracılığıyla kısa sürede algı yönetimine dönüştü. Sonuçta UEFA iki kulübe de para cezası verdi ve konu kapandı.

İçerik olarak değilse bile, sonrasındaki tepkiler açısından benzer bir olay EURO 2016’da Marsilya’da yaşanmıştı. Alkolün dozunu fazla kaçıran İngiliz taraftarlar Fransızlarla kavga etmiş, ardından sataştıkları Rus taraftarlardan epey bir dayak yemişlerdi. Batı medyası, “dövüş sanatlarında usta”, hatta “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından özel eğitilmiş” 150 civarı Rus holiganı, yaşananların tek suçlusu ve sorumlusu ilan etmekte gecikmedi. Kendi taraftarlarının sebep olduğu kaosu ve yerel güvenlik güçlerinin hatalarını görmezden gelip “ben yapmadım, kedi yaptı” kolaycılığına kaçtılar. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmeye çalıştığından girdiler, FIFA 2018 Dünya Kupası’nın Rusya’da düzenlenecek olmasının ne kadar yanlış olduğundan çıktılar. Batı, tarih boyu görmeye alıştığımız gibi yine kendisine bir ‘öteki’ yaratmayı başarmıştı.

“Rusya’nın Holigan Ordusu”

Bu zincirin son halkasını bir süre önce “Rusya’nın Holigan Ordusu” adlı bir belgesel yayınlayan İngiliz BBC tamamladı. Belgesel, Marsilya’da yaşananlar üzerinden Rusya’daki holiganizm ‘sorununa’ dikkat çekiyordu. Bir saat boyunca Rusya’daki futbol taraftarlığının dönüşümünü anlatmak yerine, ‘öteki’ olarak gördüğü Rusya’yı futbol üzerinden yermeyi tercih eden BBC, Euro 2016’yı evinde televizyondan takip eden eski bir tribün liderini ve Moskova’nın güneyinde yer alan Oryol ve Krasnodar gibi küçük kentlerin yerel futbol takımlarının taraftarlarını incelemiş, sonuç olarak da fiziksel şiddetin kötü olduğu gibi genel kabul görmüş bir olguya atıfa bulunmuştu.

Şiddetin her türlüsünü reddetmek yalnızca spor ya da futbolseverliğin değil, insanlığın da en değerli göstergesidir. Ancak BBC, tamamen pragmatik ve popülist bir yaklaşımla, meselenin sosyolojik ve psikolojik boyutlarına hiç dokunmadan, “İngiliz taraftarları 2018 Dünya Kupası’nda ne tür bir atmosfer bekliyor?” sorusuna odaklanmıştı. Çünkü kendi taraftarları, BBC için birinci derecede önem teşkil ediyor, diğerleri ise umurlarında değil!

Esasen Rusya’daki yeni nesil holiganizmin köklerini Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından oluşan tabloda aramak daha doğru. Zira bir dönemin süper gücü ve her alanda dünya liderliğini kovalayan devleti SSCB, 80’lerde bitik ve çökmüş bir haldeydi. Her şeyin kötüye gittiği o yıllarda, futbolda da eski başarıların uzağında kalınmıştı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüne tanık olan ve derin bir kaybetmişlik hissi yaşayan gençliği tekrar ayağa kaldırmanın yegane yolu onlara yeni bir hedef koymaktan geçiyordu. Karizmatik lider Vladimir Putin, tam olarak bunu yaptı. Önce ülkedeki spor altyapısını yeniden inşa etti, ardından da milliyetçi, muhafazakar, geleneksel Rus kültürünü esas alan, sağlıklı bir nesil yetiştirmenin peşine düştü. Kısa zamanda eski gücünü toplayan Ruslar da yeniden her alanda iddialı hale geldi. Üstelik bunu, yeni bir yol icat etmeden, var olan kuralları kendi koşullarına uygulamak suretiyle yaptılar.

Rusya ve Futbol

Ülkenin önde gelen kulüpleri CSKA Moskova, Zenit St. Petersburg ve Spartak Moskova, modern futbola ayak uydurabilmek için, zengin sponsorlar sayesinde yıldız futbolcular ve önemli teknik adamları Rusya’ya getirdiler. Devlet yeni statların yapımına destek verdi. Rus takımları Şampiyonlar Ligi’nde kayda değer bir başarı elde edemese de, UEFA Kupası’nı 2005 (CSKA) ve 2008 (Zenit) yıllarında iki kez kazandı.   

Rus taraftar grupları da, takımlarının başarısından bağımsız bir holigan kültürü oluşturdu. Evet, bu alt kültürün, grup oluşturma, toplanma, ayırt edilebilir kıyafetler ve simgeler taşıma gibi temel unsurlarını İngilizler’den kopyalamış olabilirler. Ama işin felsefesini değiştirip, kendi yöntemlerini uyguladıkları da bir gerçek. Futbol taraftarlığı söz konusu olduğunda devreye giren eril söylemler, Rusya’nın tarihi ve sosyo-kültürel yapısı ile birleşince ortaya son derece enteresan bir karışım çıktı. “Biz, kendimizi, ailemizi ve milletimizi koruyabilmek için güçlü olmalıyız. Rus erkeği, tıpkı Rus ayısı gibi güçlü ve savaşçıdır” diyen tribün liderlerine, “Kavga etmekte bir sorun görmüyorum. Hatta bunu Rusya’nın öncülüğünde yeni bir spora bile çevirebiliriz. Holigan gruplar 20’ye 20 dövüşebilir” diyen siyasiler de katılınca, yeni yazılımın kodları oluşmaya başladı. Nihayetinde, İngilizlerin sarhoş saldırganlığına karşılık, Rusların organize holiganlık olarak adlandırabileceğimiz tarzı tamamlandı.

Kendi yanlışlarını ve eksiklerini görmeden, sürekli öteki ilan ettiğine saldıran ve bunu yaparken hiç bir kural tanımayanlar, 2018 yazı için şimdiden endişelendiğine göre, bu kez kesin olarak derslerini almış olmalı. Darısı, büyük gruplar halinde ortalığı dağıtıp anarşi yaratmaya çalışan ve bunun yanına kâr kalacağını sanan tüm sahte holiganların başına…

Rus Tipi Yeni Holiganizmin Kural Kitabı

  • Sağlıklı yaşam esastır.
  • Alkol, sigara, uyuşturucu gibi sağlığa zararlı tüm maddelerin kullanımı yasaktır. Çünkü sağlam vücut sağlam kafa ile mümkündür.
  • Holiganlar yalnızca holiganlarla dövüşür. Sivillere asla zarar verilmez.
  • Vandalizm ve bir şeyleri kırıp dökme yasaktır.
  • Kavgalarda delici, kesici, yaralayıcı aletler değil, yalnızca tekme ve yumruk kullanılır.
  • 7’ye 7, 10’a 10, 20’ye 20 gibi eşit sayılardaki gruplar karşı karşıya gelebilir.
  • Kavgalar, şehir merkezlerinden uzak, ormanlık alanlarda, yalnızca katılacakların bildiği bir yerde düzenlenir.
  • Yere düşene, tekrar ayağa kalkmadığı taktirde, asla vurulamaz.
  • Kalıcı hasar yaratabilecek ciddi yaralanmalarda, bir tarafın kesin galibiyetinde ya da polis geldiğinde kavga sona erer.
  • Sürekli zinde kalabilmek için spor, tercihen karma dövüş sanatları, şarttır.
  • Dövüş, karşı tarafa zarar vermek için değil, hangi takımın taraftarının daha güçlü olduğunu ve kimin daha iyi hazırlandığını belirlemek için yapılır.
  • Kavga bitince kazanan kaybedeni yerden kaldırır, karşılıklı teşekkür ve tebriklerden sonra sportmence vedalaşılır.

 

Terriyerlerin Dönüşü: Huddersfield Town

Terriyerlerin Dönüşü: Huddersfield Town

İngiltere’nin en üst seviye ligini üç yıl üst üste kazanma başarısını gösteren kaç takım vardır? Manchester United, Liverpool ve Arsenal’in dışında aklınıza gelen cevapların hiç biri doğru değil.

1908 senesinde kurulan Huddersfield Town, Büyük Cihan Harbi sonrasındaki ekonomik krizin etkisiyle kapanmanın eşiğine gelmişti. Bulunan çözüm, kulübü 25 kilometre uzaklıktaki Leeds ile birleştirmekti ve yerel halk, doğal olarak, bu durumu kabullenmedi. Tüm taraftarlar, 1 pound karşılığında kulübün hissedarı oldu, Huddersfield kapanmaktan ya da Leeds ile birleşmekten kurtuldu. Hatta, 1920’de, savaş yüzünden 4 yıldır oynanamayan FA Kupası’nda finale kadar çıktı. Kupayı uzatma dakikalarında kaybettiler ama sonraki sezon çok daha değerli bir şey kazandılar: Herbert Chapman. Arsenal kariyeri ile tanınsa da Chapman’ın asıl çıkış yaptığı yer Huddersfield. Kendi üretimi WM taktiğiyle modern futbolun atası ve gerçek manadaki ilk teknik direktör olarak kabul edilen Chapman, 1920-21 sezonu ortasında katıldığı Huddersfield’a tarihi başarılar yaşattı.

Terriyerler, 1921-22 sezonunda FA Kupası’nı kazandı. Üçüncü olarak bitirilen 1922-23 sezonunun ardından 1923-24 ve 1924-25 sezonlarını lig şampiyonu olarak tamamladılar. Huddersfield, Chapman’ın Arsenal’e geçtiği 1925-26 sezonunda da şampiyonluk yaşayarak, “İngiltere’nin en üst seviye ligini arka arkaya üç kez kazanan ilk takım” ünvanının sahibi oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Huddersfield düşüşe geçti ve 70’lerde dördüncü lige kadar indi. Hikayenin bundan sonrası aslında çok tanıdık. Yerel bir iş adamı tarafından, Premier Lig hedefiyle satın alınan kulüp, sportif başarının bir türlü gelmemesi hatta küme düşülmesi sebebiyle ortada bırakıldı. 2003’te yaklaşık 20 milyon pound olan borç, 80 yıl önceki gibi, taraftarların bir araya gelmesiyle ödendi. Kulüp, tarihe karışmak üzereyken, taraftarların kurduğu “Huddersfield Town Taraftar Derneği” (HTSA) sayesinde ayakta kaldı ve iflastan kurtuldu. Başta kısa vadeli bir plan olsa da, kâr amacı gütmeyen taraftarların oluşturduğu yönetim kurulu, yeni başkan seçildikten sonra da ayrı ve bağımsız bir yapı olarak varlığını sürdürdü.

Doğru Proje

2009’a kadar başkan kalan Ken Davy’den sonra fanatik bir Huddersfield Town taraftarı olan Dean Hoyle başkanlığı devraldı. Hoyle, taraftarı olduğu kulübü keyfine göre yönetmeyen, genç ve vizyoner bir başkan. Seçilir seçilmez, HTSA ile koordineli çalışacağı sözünü verdi ve sözünü tuttu. Hoyle, düzenli olarak taraftar buluşmaları ayarlıyor, onların fikirlerini dinliyor, kulübün gidişatı hakkında onlara bilgi veriyor. Huddersfield Town’da her şey şeffaf. Sahada alınan kötü bir sonuçta sorumlu aranmıyor ve tüm paydaşlar birbirine karşı anlayışlı davranıyor. Böyle bir yapının er ya da geç başarılı olması beklenir. Tabii ki doğru bir projeyle…

Geçtiğimiz sezon, teknik direktör Chris Powell’ın takımın başında çıktığı maçların yalnızca dörtte birini kazabilmiş olması taraftarları endişelendiriyordu. Huddersfield, 13 yıl aradan sonra 2012 yılında döndüğü Championship’te son sıralarda dolaşıyordu ve reform zamanı gelmişti. Aranan kan Almanya’da bulundu. Schalke 04 ile UEFA Kupası kazanmış eski bir futbolcu olan David Wagner, Borussia Dortmund’un genç takımını çalıştırıyordu ve Jürgen Klopp’un da çok yakın arkadaşıydı. Klopp tarafından Liverpool’a davet edilmişti ama ikinci adam olmak istemediği için teklifi kabul etmemişti.

Burada Klopp-Wagner ilişkisine dair bir parantez açmak gerek. Çünkü 90’lı yıllarda Mainz’daki futbolculuk günlerinden beri yolları hiç ayrılmayan bu ikilinin futbola dair tüm fikirleri de aynı. Hızlı ve atak futbol mantalitelerinden saha içi dizilişlere, hatta uzun sakala ve şapkaya olan düşkünlüklerine kadar Wagner ve Klopp’u ayırmak mümkün değil. Wagner bu durumdan son derece memnun. Jürgen ile hemen her gün telefonda görüşüyorlar ve aralarından su sızmıyor.

Bir gün evde olduğu sırada Wagner’in yine telefonu çaldı fakat arayan bu kez Jürgen değildi. Karşıdaki ses kendisini Huddersfield futbol organizasyonları direktörü Stuart Webber olarak tanıttı. Yaptığı işlerden haberdar olduğunu, oynattığı futbola hayranlık beslediğini söyledi. Aynısını İngiltere’de yapıp yapamayacağını sordu. Wagner’in cevabı “açık fikirli bir kulüp ve kadro ile neden olmasın” şeklindeydi. İlk elektrik alınmıştı. Wagner göreve sıcak bakıyordu ama önce iki kişiye danışacaktı. İlk olarak “eşimden bile daha uzun süredir tanıyorum” dediği Jürgen’i aradı. Aldığı cevap hemen kabul etmesi yönündeydi. Eşi ise “Huddersfield nerede?” diyerek önce biraz şüpheci yaklaşsa da David’in gözündeki ışığı görünce çantaları toplamaya başladı.

Premier Lig Yolunda

İlk yılında, kendi kurmadığı ve sezon ortası devraldığı bir kadroyla Wagner, yapabileceğinin en iyisini yaparak takımı ligde tuttu. Asıl serüven ise bu yıl başladı. Premier Lig’den düşen çok güçlü kadrolarla ve zengin kulüplerle rekabet etmek zordu. Ama Wagner, idmanların sayısını artırdı, teknolojiden mümkün olan en üst düzeyde faydalandı. Alman disiplinini, hızlı ve tutkulu oyun tarzıyla birleştirdi. Her şeyden önemlisi Gegenpressing’i takımına ezberletti. Nihayet ortaya kısıtlı imkanlarla mücadele eden ama saha içinde canavara dönüşen muazzam bir takım çıktı.

Huddersfield’ın bu performansı Bundesliga ekiplerinin dikkatini çekti ve David Wagner, sezon içerisinde başta Wolfsburg ve Bayer Leverkusen olmak üzere bir çok takımdan teklif aldı. “Burada benim bir parçamı değil, yüzde yüzümü beğeniyorlar. Bu projeye inanıyorum ve Huddersfield’dan ayrılmayacağım” diyerek tüm teklifleri geri çevirdi. Başkan Hoyle da durumdan bir hayli memnundu; “Bir Bundesliga kulübü olmayabiliriz. Avrupa’da da oynamıyoruz. Ama Huddersfield, hedefleri olan, gururlu ve zengin geçmişe sahip bir kulüp”.

Bu satırlar kaleme alındığı sırada Championship’te bir maçı eksik Huddersfield, lider Newcastle United ve ikinci Brighton’ın 6 puan gerisinde, üçüncü sırada oturuyor. Sezonun son bölümüne girilirken, ilk iki sıra içerisinde yer alıp Premier Lig’e doğrudan çıkıp çıkamayacağı ya da play-off müsabakalarında nasıl bir performans göstereceği bilinmiyor. Ama John Smith’s Stadyumu’ndaki iç saha maçlarında ortalama 20 bin seyirciye oynayan Huddersfield Town için “Bu sene, O sene” olabilir. 100 milyon euroluk transferler ve 40 poundluk maç biletleri devrinde taraftarıyla iç içe, kol kola, omuz omuza yürüyen Terriyerlerin, futbol dünyasına geri dönüşüne şahit oluyoruz…

Nikolay Petroviç Starostin’in Aşırı Tuhaf Hikayesi ve Kızıl Meydan’da Futbol

Nikolay Petroviç Starostin’in Tuhaf Hikayesi, Lavrentiy Beria ve

Kızıl Meydan’da Futbol

 

Dünya futbol tarihi sayısız enteresan olayla, eğlenceli, hüzünlü yüzlerce hikayeyle doludur. Fakat bunların büyük kısmı futbolun geleneksel olarak ortaya çıktığı ve ilk yayıldığı coğrafyalara ait öykülerdir. 20. yüzyıl boyunca kıta Avrupasında ve Latin Amerika’da gelişim gösteren futbol, doğal olarak buralardan beslenmiştir. Hâl böyleyken, uzak coğrafyalar ya da dışa kapalı ülkeler, futbol tarihi yazımına daha az katkı vermiştir. Şüphesiz bu durum, bahse konu ülkelerde futbolun güzelliklerini göremeyeceğimiz anlamı taşımıyor. İşte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, kısa adıyla SSCB, böyle bir yer. Nikolay Petroviç Starostin’in tuhaf hikayesi ise 1902 yılında dünyaya geldiğinde adı Rusya İmparatorluğu olan, 1917 Ekim Devrimi sonrası SSCB’ye dönüşüp 1991’e dek varlığını sürdüren, sosyalizm prensipleri üzerine kurulmasına rağmen Josef Stalin’in demir yumrukla hüküm sürdüğü SSCB’de başlıyor.

Babası Çarlık dönemi aristokratlarından olan ve avcılıkla uğraşan Nikolay, Moskova’da yaşayan Starostin ailesinin dördü erkek altı çocuğunun en büyüğü olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren spora meraklıydı. Fakat profesyonel anlamda sporla ilgilenmeye ancak babası tifüsten öldükten sonra başladı. Yazları futbol, kışları ise buz hokeyi oynuyor, bir yandan da devrim sonrası değişen şartlarda ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu. 1922 yılında Moskova Spor Topluluğu’nun kurulmasına öncülük etti. Vladimir İlyiç Lenin, Sovyetler Birliği’nde sporun kolektif gelişimine önem veriyordu ve Komünist Parti’nin Komsomol adı verilen gençlik örgütü de bu alanda oldukça aktifti. Nikolay Petroviç, çok iyi bir sporcuydu ve 1920’lerde SSCB’nin hem futbol hem de buz hokeyi milli takımlarında forma giymeye başladı. Bir süre sonra futboldaki başarısı onu milli takım kaptanlığına kadar taşıdı.

Spartak

Tüm Sovyetlerin tanıdığı ünlü bir futbolcu olması sebebiyle, sonradan bir çok kapıyı rahatlıkla açmasına vesile olacak, Komsomol Sekreteri ve Politbüro üyesi Alexander Kosarev ile yakın dostluk kurdu. 1923’te, İçişleri Bakanlığı’na bağlı gizli polis Cheka’nın Dinamo Moskova’yı ve 1928’de Kızıl Ordu’nun CSKA Moskova’yı kurarak bu alanda örgütlenmesi üzerine Starostin, halkın yani sivillerin de bir futbol takımı olması gerektiği konusunda yetkilileri ikna etmekte bu yüzden fazla zorlanmadı. Kulübün adı, Starostin’in birkaç yıl önce Almanya’da katıldığı bir turnuva sırasında tanıştığı ünlü marksist politikacı ve filozof Rosa Luxemburg’un kurduğu ve Roma’ya karşı isyan eden köle lider Spartacus’ten esinlenerek oluşturulan Spartaküs Birliği (Spartakusbund) sebebiyle Spartak olarak belirlendi. Böylece, Moskova Spor Topluluğu 1934’te Spartak Moskova adını aldı.

İki yıl sonra, SSCB Fizik Kültür Günü dolayısıyla Spartak ve Dinamo takımlarının Kızıl Meydan’da bir gösteri maçı yapması gündeme geldi. Stalin daha önce hiç futbol maçı izlememişti ve bu ilk olacaktı. 9000 metre karelik halı saha, bir gece önceden üç yüz Spartaklı tarafından meydana serildi. Fakat maç günü geldiğinde Dinamo takımı, “top yanlışlıkla Stalin’e ya da politbüro yöneticilerine çarpabilir” bahanesiyle maça çıkmaktan vazgeçti. Komsomol Sekreteri Kosarev ve Nikolay Petroviç Starostin, iki Spartak takımının kendi arasında oynamasına ve Stalin’in sıkılma ihtimaline karşı maçın 30 dakikada ve 4-3 sonuçlanmasına karar verdi. Maç sorunsuz geçti ve hatta Stalin eğlendiği için 43 dakika sürdü. Ancak bu durumdan memnun olmayan biri vardı ve tahmin edebileceğiniz üzere kendisi bu hikayenin kötü adamı; Lavrentiy Pavloviç Beria.

L. P. Beria…

Stalin gibi Gürcü olan Beria, 1934-1938 yılları arasında Gürcistan Komünist Parti Sekreterliği yaptı. Stalin tarafından Moskova’ya getirildiğinde ilk iş olarak İçişleri Bakanlığı’na (NKVD) ve ona bağlı gizli polise el attı. Ama O’nun, başka hiç bir Sovyet yöneticisinde olmayan bir özelliği daha vardı. Beria tam bir futbol ve Dinamo fanatiğiydi, üstelik gençliğinde Dinamo Tiflis forması da giymişti. 1936-38 yılları arasında Spartak Moskova’nın ve dolayısıyla Starostin’in yükselişi kendisini irite ediyordu. Fakat halkın büyük tepkisini çekeceği için doğrudan bir hamle de yapamıyordu. Bu yüzden ilk adımı başka yere doğru attı ve Komsomol Sekreteri Kosarev’i casusluk suçundan idam ettirdi.

Üzerindeki parti korumasını kaldırdıktan sonra Starostin’i daha açık hedef haline getiren Beria, bu kez de 1939 Rusya Kupası yarı finalinde oynanan ve Spartak Moskova’nın 1-0 kazandığı Dinamo Tiflis maçına kafayı taktı. Maçın hakemi eski bir Dinamo’lu futbolcu olmasına ve Spartak Moskova’nın finali de kazanıp kupayı almasına rağmen, Beria, yarı finalin tekrar oynanmasına hükmetti. Kora kor geçen mücadele sonrasında kupa şampiyonu Spartak Moskova, yarı finalde elediği Dinamo Tiflis’i bir kez daha ve bu sefer 3-2 mağlup etti. Starostin, yıllar sonra yazdığı otobiyografisinde o günü “Tribüne doğru baktığımda Beria’nın hırsla ayağa kalkıp sandalyesini tekmelediğini ve stadı terk ettiğini gördüm” sözleriyle hatırlıyor…

Sürgün Yılları

Buraya kadar anlattıklarımız tipik bir Sovyet dramına benziyor olabilir ama bu tarihten sonra işler daha da karmaşık hale geldi. Beria’nın, tekrar maçıyla zirve yapan Starostin nefreti, 1941’de farklı bir boyut kazandı. Beria, gizli polise emir vererek, beş yıl önce Kızıl Meydan’da oynanan maç esnasında Stalin’e suikast planlamak suçundan Starostin’i ve birlikte futbol oynadığı üç erkek kardeşini tutuklattı. Nikolay Petroviç, bir buçuk sene boyunca, rezil bir yer olmasıyla ünlü Lubyanka hapishanesinde kaldı ve “sporda burjuva yöntemleri kullanmak” gibi komik bir suçtan Gulag’da (Çalışma Kampları Yönetimi) 10 yıla mahkum edildi. Bu ceza, o dönemin “suçsuz” etiketi gibiydi zira “suçlu” bulunanlar direkt idam ediliyordu. Cezasını çekmek üzere Sovyet uzak doğusuna sürüldüğünde de imdadına futbol yetişti. Her gittiği yerde kamp komutanları O’ndan yerel Dinamo takımının antrenörü olmasını istiyordu.

Starostin, Gulag günlerinden şöyle bahsediyor: “Kamp komutanları yerel Dinamo takımlarını çalıştırmamı istiyordu. Bu adamların insan hayatı üzerinde sorgulanamaz bir yetkisi vardı ve birinin ölmesi ya da yaşaması onların elindeydi. Yine de bu, futbolun onlar üzerindeki etkisiyle kıyaslandığında hiçbir şeydi”. Halkın teveccühü de kamp koşullarından etkilenmemesi ve futbolcularla birlikte hareket etmesi anlamına geldiğinden, futbol sayesinde günleri rahat geçiyordu. 1948 yılında, Hava Kuvvetleri Komutanı ve Stalin’in oğlu Vasili’den bir telefon aldı. Vasili, Starostin’e Moskova’ya dönüp Hava Kuvvetleri futbol takımını çalıştırmasını emrediyordu. Starostin, Moskova’ya dönüşünün Beria tarafından hoş karşılanmayacağını biliyordu fakat elinden bir şey gelmediği için emire mecburen riayet etti. Durumu Vasili Stalin’e anlattığında diktatörün oğlunun bulduğu çözüm basitti: Eğer sürekli birlikte olurlarsa Beria Starostin’e dokunamazdı. Bir süre Vasili Stalin ile yapışık ikiz gibi hareket etmek zorunda kaldı. Öyle ki bazı geceler birlikte uyudukları bile oldu. Ancak Beria, eline geçen ilk fırsatta Starostin’i tekrar Moskova dışına, bu kez Kazakistan’a yolladı. Doğup büyüdüğü ve efsanesi olduğu kente geri dönüşü için Stalin’in 1953’teki ölümüne dek bekleyecekti…

İade-i İtibar

Nikolay Petroviç Starostin, nihayet evine döndüğünde yeni yönetim O’ndan ve ailesinden resmi bir özür diledi. 1954’te kısa bir süre SSCB Milli Futbol Takımı antrenörlüğü yaptıktan sonra 1955’te Spartak Moskova Başkanı oldu ve 1992’ye dek bu görevde kaldı. 1989 yılında “Yıllar İçinde Futbol” (Futbol skvozd gody) başlıklı otobiyografisini yayınladı ve 1990’da Sosyalist Emek Kahramanı madalyasına layık görüldü. Kendisinin ve kardeşlerinin heykeli bugün Spartak Moskova’nın iç saha maçlarını oynadığı Otkritiye Arena’nın içerisinde, saha kenarında yer alıyor.

Lavrentiy Beria, Dinamo Tiflis’te oynadığı dönemde karşı karşıya geldiği ve kendisini gülünç duruma düşürerek maçı takımına kazandıran Spartak Moskova’lı Nikolay Petroviç Starostin ile mücadeleye ömrünü adadı. Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in emriyle tutuklandı ve Lubyanka hapishanesinde kurşuna dizildi. *

 

* Bu yazıda kullanılan kaynaklar:

The Strange Story of Nikolai Starostin, Football and Lavrentii Beria – Jim Riordan

Football Against the Enemy – Simon Kuper

Spartak Moscow: A History of the People’s Team in the Worker’s State

Futbol skvozd gody – Nikolay Petroviç Starostin

Yeşil Sahada Barış İçin Kardeşlik Turnuvası

Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası

Bir gece -Allah korusun- evinizde yangın çıktığını ve canınızı zar zor kurtararak kendinizi sokağa attığınızı, aileniz ile birlikte ilk şoku atlattıktan sonra yıkılan evinizin kül ve toza dönüşmesini izlediğinizi, ardından da o geceyi geçirecek bir yere sığındığınızı hayal edin. Muhtemelen hemen ertesi gün değilse bile, birkaç gün içerisinde oturacak yeni bir ev bulmuş, yeni bir hayata başlamış olursunuz. Ancak o “bir gece”yi ömrünüzün sonuna dek aklınızdan çıkaramazsınız. Şu an bile, bu satırları okurken muhtemelen ürperiyor, asla o durumda olmak istemiyorsunuz. İşte bizim hayalinden bile korktuğumuz ve yaşamadığımız için hiçbir zaman tam olarak kavrayamayacağımız, sığınmak zorunda kalanlara özgü bu duyguya “mültecilik” deniyor. İltica eden yani bir yere sığınanlara da “mülteci”.

Son yıllarda, komşumuz Suriye’de yaşanan savaş, sürpriz olmayan bir şekilde en çok masum sivilleri etkiledi. Ülke nüfusunun yarısına yakını, yaklaşık 8 milyon insan Suriye içerisinde yer değiştirdi, evlerinden oldu. 2.5 milyonu çocuk olmak üzere 5 ila 6 milyon Suriyeli başka ülkelere sığındı. Bugün, sadece Türkiye’de, savaştan kaçan 3 milyon mülteci bulunuyor. Söz konusu insan hayatı olunca, klavyenin tek tuşuna basarak yazdığımız rakamların peşine “milyon” ekleyerek tanımlar yaratmaya çalışmak beyhude bir çaba. Zira her mültecinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir yaşam öyküsü var.

Geçtiğimiz Aralık ayında bu hayatların bir kısmına yakından tanıklık etme imkanım oldu. Uluslararası Barış Araştırmaları Merkezi (IMPR), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin sponsorluğunda ve Türkiye Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın himayesinde “Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası” adı altında bir futbol organizasyonu düzenledi. Mültecilerin yoğun olarak yaşadığı 16 vilayetten, 9’u Türk, 9’u mülteci olmak üzere, 18 kişiden oluşan takımlar kuruldu. Futbolcular arasında Suriye’de amatör ya da profesyonel futbol oynamış, oynarken göç etmek zorunda kalmış olanlar da yer alıyordu. Takımlar, Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından tahsis edilen sahalarda ve profesyonel antrenörler gözetiminde aylarca idman yaptı. Her bir takım, kurulduğu şehrin adını aldı ve profesyonel futbol takımlarına benzer biçimde taktik diziliş, kadro yapısı ve çalışma programları belirledi. Antrenmanlar dışında yerel amatör kulüplerle hazırlık maçları yaparak turnuvaya hazırlandılar.

Ve Final!

Nihayet turnuvanın, Antalya’da oynanacak eleme bölümü geldi çattı. 10-11 Aralık tarihlerinde oynanan sekiz eleme müsabakasında; İstanbul Bursa’yı, Mardin Adıyaman’ı, Hatay Gaziantep’i, Samsun İzmir’i, Kilis Ankara’yı, Şanlıurfa Mersin’i, Kahramanmaraş Adana’yı ve Osmaniye de penaltılara giden maçta Batman’ı eleyerek çeyrek finale kaldı. İki günlük aranın ardından turnuva Mardin-İstanbul, Hatay-Osmaniye, Samsun-Kilis ve Şanlıurfa-Kahramanmaraş maçlarıyla devam etti. Yarı finalde ise Hatay Mardin’i 2-0, Kilis de Kahramanmaraş’ı penaltılarda 8-7 mağlup etti ve Ankara’da yapılacak finale yükseldi. Burada bir parantez açıp maçlardaki mücadele seviyesi ve rekabetçi atmosferden bahsetmek gerekebilir. Bilhassa eleme müsabakalarında çıkan kırmızı kartlar, mülteci futbolcuların, ellerinde kalan az şeyden biri olan futbola ne derece konsantre olduklarını ve galibine maddi anlamda bir getirisi olmayan bu turnuvayı kazanmayı ne kadar istediklerinin göstergesi gibiydi adeta.

Final günü, Ankara’da -3 derecelik soğuğa rağmen Hatay ve Kilis takımlarının ve tribündeki futbolseverlerin gözlerinden Türkiye’de ilk olan bu turnuvayı tamamlanın verdiği haz okunabiliyordu. Finalde Kilis takımının müthiş taktiksel hamleleri ve kolektif eforu, Hatay’ın bireysel yeteneklere sahip futbolcuları karşısında ilk yarıyı berabere tamamlamayı başarsa da, ikinci yarıda gelen üç gol Hatay’ı şampiyon yaptı. Organizasyon, ne yazık ki, basın-yayın organlarında fazla yer bulamadı. Zaten mülteci futbolcuların büyük kısmı da, “Halen DEAŞ kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan akrabalarımız var. Örgüt burada futbol oynadığımızı duyarsa onlara zarar verebilir, lütfen adımızı yazmayın, fotoğrafımızı çekmeyin” diyordu. Pek çoğumuzun asla hissedemeyeceği bir duygu daha…

Yeşil Sahada Barış için Kardeşlik Turnuvası’ndan geriye her biri farklı birer hikayeye sahip, yıllardır evsiz, yurtsuz ve savaşın gölgesinde yaşayan ama her şeye rağmen başka bir ülkede hayata futbolla tutunmuş gençlerin sevinci kaldı. Tabii bir de umutlar: Sence bizi burada izleyip beğenen, takımına almak isteyen çıkar mı abi?

Dünyanın En Zengin Eski Futbolcusu: Dave Whelan

7 Mayıs 1960 günü yaklaşık 100 bin futbolsever, lig şampiyonluğunu bir puan farkla Burnley’e kaptıran Wolverhampton Wanderers ile sezon boyu kümede kalma mücadelesi veren Blackburn Rovers’ın karşılaşacağı FA Kupası finali için tarihi Wembley Stadyumu’nu doldurmuştu. Wolves’un kazanacağından çok az insan şüphe ediyordu ancak o gün kader ağlarını başka türlü örecekti…

1936 yılının Kasım ayında, İngiltere’nin kuzeyindeki Bradford kasabasında dünyaya gelen David, henüz 3 yaşındayken savaşa giden babasının yokluğunda annesi ve kardeşleriyle birlikte yaşam mücadelesi veriyordu. Zira savaş sebebiyle fakirlik had safhada, yaşam kalitesi ise diplerdeydi. Bir gün sokakta bulduğu bir penny ile ilk iş olarak, iki katlı otobüslerden birine binip şehir turu atmayı kafasına koydu. Otobüste karşılaştığı bir askere “Bayım, bu gerçek bir silah mı?” diye sordu. Adam kibarca “evet” dedi ve aynı durakta indiklerini görünce ekledi: “Evlat, sen nerede oturuyorsun?”. Adresi öğrenince bir soru daha sordu: “Adın David mi?”. Bu, David’in babasıyla ilk karşılaşması ve sohbeti olmuştu.

Dave Whelan – Blackburn Rovers / 27 Nisan 1960

Babasının eve dönüşüyle birlikte David’in hayatında olumlu gelişmeler yaşanmaya başladı. Chadwick Sokağı’ndaki ilk radyo onların evindeydi. İlk elektrik bağlantısı ve ilk televizyon da öyle. Bir çift yeni futbol ayakkabısı da bu lükslerden biriydi. Babası, David’in yeteneğinin farkındaydı ve O’nu futbol oynaması için teşvik ediyordu. Wigan Erkek Kulübü’nde futbola başlayan David, bir yandan da yerel demir-çelik fabrikasında çalışıyordu. 17 yaşına geldiğinde yarı zamanlı işlerinden birini bırakması gerektiğini anladı ve futbolu tercih etti. Wigan takımından bir yetkili evlerine gelerek masanın üzerine 100 pound koydu ve sözleşme imzalamak istediğini söyledi. Blackburn Rovers ise yalnızca 10 pound öneriyordu. Babası tercihi David’e bırakmıştı, O da Blackburn’ü seçti. David, 1957-58 sezonunda en üst lige yükselen Rovers takımının bir parçasıydı. Sol bek oynuyordu ve dönemin kör dövüşünü andıran aşırı fiziksel İngiliz futbol ortamında, gücü, oyun tarzı ve yetenekleriyle hiç sırıtmıyordu. Sonraki sezonu onuncu tamamladılar, bir sonrakini ise on yedinci.

FA Cup 1960

7 Mayıs 1960’ta ise işte oradaydı: her futbolcunun hayalini süsleyen FA Kupası finalinde, Wolverhampton Wanderers ile karşılaşacaklardı. Wembley hınca hınç dolmuştu. Maçın ilk dakikalarında iki takım da kontrollü davranıyor, risk almıyordu. Bir süre sonra Wolves baskıyı artırdı ve öne geçti. Blackburn golün şokunu henüz atlatamamıştı ki, orta sahada yaşanan bir pozisyonda David “Dave” Whelan, rakip takımdan Norman Deeley ile girdiği ikili mücadele sonrası acıyla yerde kıvranmaya başladı. Whelan’ın bacağı kırılmıştı. O yıllarda final müsabakalarında oyuncu değişikliğine izin verilmediğinden Blackburn on kişi kalmış, dahası Whelan’ı sakatlayan Deeley, maçın geri kalan kısmında iki gol atarak kupayı Wanderers’a kazandırmıştı. Tam bir trajediydi yaşanan. Whelan hemen hastaneye kaldırılıp ameliyata alındı. Ameliyat başarılı geçmişti geçmesine ama David’in sahalara dönmesi iki yılı bulacaktı. Sakatlık sonrası iyileşme sürecinin uzaması ve geri döndüğünde eski formunda olmaması sebebiyle 4. lig takımlarından Crewe’ye gönderildi. Crewe’de şampiyonluk sevinci yaşadı ve bir yıl da üçüncü ligde top koşturduktan sonra, futbolu bıraktı.

Whelan ailesi ilk marketlerinde

Whelan’ı binlerce eski futbolcudan ayıran hikaye de aslında tam olarak burada başladı. Sakatlık yüzünden futbolu bırakanların çoğu genellikle ya antrenör, yorumcu olarak futbolun içinde kalmaya çalışır ya da hayata küsüp silinir gider. Dave Whelan ise bambaşka bir kariyer planı yaptı. Önce, Blackburn’deki Howard Kardeşler adlı markette çalışmaya başladı. Bir yandan da küçük bir büfe işletiyordu. Ardından kendi marketini açtı. Amerika’ya gidip oradaki ekonomi modeli ve perakende satış teknikleri üzerine araştırma yaptı. Döndüğünde Whelan İndirim Marketleri zincirini kurdu. Kısa süre içinde tüm Lancashire’da 10 şubeye ulaşmıştı. Hızlı yükselişi, Yorkshire’lı süpermarket devi Ken Morrison’ın dikkatini çekti ve Whelan, süpermarket zincirini 1.5 milyon pound’a Morrison’a sattı.

Futbolcu/Başkan Dave Whelan

Burada bir süre durup, 1.5 milyon pound’un ne kadar büyük bir para olduğunu düşünmek isteyebilirsiniz. Fakat Dave fazla beklemedi. 1978’de JJ Bradburns adlı Wigan menşeli spor malzemeleri mağazasını satın alarak adını JJB Sports olarak değiştirdi. 1980-1990 arası şirketin değeri hızla yükseldi ve JJB bir süre sonra Birleşik Krallığın en büyük spor ürünleri mağazasına dönüştü. “Kazanmak için Oynamak” (Playing to Win) adlı otobiyografisinde Whelan, “Amerika’da her şey müşterilerin önündeydi, bizde ise tezgahın arkasında ve kapalı dolaplarda. Orada müşteri bir raketi denemek istediğinde onu eline alıp gönlünce savurabiliyordu. Ben, İngiltere’ye bunu getirdim” diyerek ticari zekasını nasıl kullandığını açıklıyor. Ticari girişimlerinin borsa değeri toplam 1 milyar pound’a ulaşan Whelan, her şeye rağmen futboldan kopamıyor, içindeki futbol tutkusunu bastıramıyordu.

1995’te nihayet, yetiştiği, ticaret hayatına başladığı kentin futbol takımını, Wigan Athletic’i satın aldı ve o gün taraftarlara bir söz verdi: “Wigan’ı Premier Lig’e çıkaracağız”. Siyasi bir söylem gibi görünse de Wigan hemen ertesi yıl şampiyon oldu. Bu başarıda şüphesiz ki sezon başında İspanya’dan transfer edilen Isidro Diaz ve Roberto Martinez’in büyük katkısı vardı. Whelan bir yandan da stad inşasına 30 milyon pound harcadı ve Wigan’ı alt liglerdeki en büyük stadının sahibi yaptı. Yeni stadla birlikte Wigan üst sıraları zorlamaya başladı ve önce Championship’e ardından da Premier Lig’e yükseldi. Whelan, taraftarlara verdiği sözü 10 yılda yerine getirmiş ve Wigan’ı, tarihinde ilk defa en üst lige taşımıştı.

FA Cup 2013

Kulüp efsanesi Roberto Martinez’in 2009 yılında teknik direktörlük koltuğuna oturmasıyla Wigan’ın adeta çehresi değişti. Dört yıl boyunca en üst ligde tutunmayı başaran Wigan, 2013’te bambaşka bir başarı hikayesine daha imza atarak FA Kupası’nda finale yükseldi. Whelan’ın kaderini çizen finalden 53 yıl sonra, 11 Mayıs 2013’te Wigan, Wembley’de Manchester City karşısına çıktı. Dengede giden maçın 90+1. dakikasında Ben Watson’ın kafa golüyle Wigan, tarihinde ilk defa FA Kupası’nı kazandı. Bu olağanüstü bir başarıydı. Maçtan sonra Whelan, “Hislerim tarif edilemez. Bir hayal gerçek oldu. Futbol sahasında tamamlanmamış bir işim olduğunu hep hissediyordum. Gururluyum çünkü bu, müthiş bir serüvene muhteşem bir son” açıklamasını yaparken gözlerindeki sevinç gözyaşları henüz kurumamıştı.

Wigan, aynı sezon küme düştü ve şu an Championship’te mücadele ediyor. Dave Whelan, 2015 yılında kulüp yönetimini torununa bıraktı ve geçtiğimiz aylarda, kendi adını taşıyan Wigan DW Stadyumu önündeki kendi heykelinin açılışını yaptı. İngiliz futbol sisteminin dört liginde hem futbolcu olarak oynamış hem de yöneticilik yapmış tek kişi ve dünyanın en zengin eski futbolcusu Whelan, 80 yaşında ve hala futbol aşkıyla yaşıyor…

Suriye Savaşı ve Futbol

Kalesini Terk Ettiği Halde Boşa Çıkmayanlar

Haziran 2009. Suriye futbolunun bayrak kulüplerinden Karama, İttihad ile şampiyonluk maçına çıkıyor. Lazkiye stadyumu tribünlerindeki 30 bin Suriyeli’nin büyük çoğunluğu üç yıldır şampiyon olan Karama’nın arka arkaya dördüncü şampiyonluğunu kutlamak için orada. İki takım arasındaki rekabet futboldan öte anlamlar taşıyor zira Karama Humus’un, İttihad ise Halep’in takımı ve bu maç adeta bir derbi niteliğinde. Karşılaşmanın ilk 20 dakikası başa baş geçiyor fakat 22. dakikada gelen penaltı golüyle İttihad 1-0 öne fırlıyor. Karama 71. dakikadaki beraberlik golünün ardından da baskısını sürdürüp maçı da mucizevi bir şekilde 90+5’te gelen galibiyet golüyle kazanıyor. Bu maçla şampiyon olan Karama, aynı sezon Suriye Süper Kupası’nı kazanıp AFC kupasında da final oynadı ancak bu tarihten sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı…

O sezon Karama kadrosunda üç kaleci bulunuyordu. Cihad Katsab, Suriye Milli Takım kaptanlığına kadar yükselmiş ve uzun yıllar çeşitli takımlarda forma giydikten sonra geldiği Karama’da şampiyonluklar yaşamış bir kaleciydi. Şampiyonluk maçında kaleyi koruyan Musab Balhus ise adeta bir Karama efsanesi. 2002-2011 yılları arasında aralıksız formasını giydiği Karama’da 200’den fazla maça çıkmış, kulübün, şehrin ve ülkenin futbol ikonlarından biri haline gelmişti.

İki tecrübeli ismin arkasında forma şansı bekleyen biri daha vardı ki O’nun meziyetleri saymakla bitmezdi. Abdulbasit Sarut, 92 doğumlu olmasına karşın ülkenin en yetenekli genç kalecisi olarak nitelendiriliyor ve Suriye genç milli takımlarında çeşitli başarılara imza atıyordu. Yanı sıra Sarut’un sesi de, adaşı ve gelmiş geçmiş en iyi hafız ve Kur’an kârisi olarak kabul edilen Mısırlı Abdulbasit Abdussamed kadar güzeldi. Sarut, bu özelliği ile de dikkat çekiyordu. Humus şehri, bu üç özel insana sahip olduğu için şanslıydı. Fakat rejim karşıtı gösterilerin ilk kıvılcımının çakıldığı ve “Devrimin Başkenti” olarak anılan Humus’un şansı, kısa sürede tersine döndü ve şehir, savaşın acımasız yüzüyle karşı karşıya kaldı.

Suriye Savaşı ve Futbol

Mart 2011. Ülkedeki şartlardan memnun olmayan Suriyeliler, Arap Baharı’nın da etkisiyle çeşitli yer ve zamanlarda toplanıyor, rejimi protesto ediyordu. Gösterilere katılım giderek arttı ve bir süre sonra onbinlere ulaştı. 20 milyon Suriyeli, önce Esad karşıtları ve Esad yanlıları olarak ikiye bölündü. Ardından Esad karşıtları da kendi aralarında bölünmeye başladı. Bu sebeple ülkede “ortak” yapılan hiç bir şey kalmamıştı. Futbol da bu durumdan fazlasıyla etkilendi. Lig maçları iç savaş sebebiyle sağlıklı ortamlarda yapılamamaya başladı ve 2010-2011 sezonu iptal edildi. Devrime destek veren şehirlerin takımlarında forma giyen futbolcular direnişe katıldığından buralarda futbol büyük yara aldı.

Savaş öncesinde popüler futbol yıldızları olan onlarcası mülteci konumuna düşerek ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bazı futbolcular doğrudan cephelerde bazıları ise evlerinde, sokakta ya da herhangi bir yerde kimin tarafından yapıldığı belli olmayan saldırılarda hayatını kaybetti. Hayatta ve ülkede kalanların büyük kısmı formasını giydiği takımlar tarafından kendilerine ödeme yapılmadığı için futbolu bıraktı. Suriye milli takımı 2014 Dünya Kupası elemelerinden diskalifiye edildi ve tarihinde ilk kez FIFA Dünya sıralamasında 152. sıraya kadar düştü.

Abdulbasit Sarut

Haziran 2011. Suriye 23 yaş altı milli takımı Londra Olimpiyatlarına hazırlanıyordu ve eleme maçları için açıklanan kadro bir eksikle çalışmalarını sürdürüyordu. Abdulbasit Sarut, rejim güçlerinin, memleketi Humus’ta yapmış olduğu saldırılardan dolayı kampa katılmamıştı. Sarut, bir süre sonra futbolu da bıraktı ve yerel direnişe katıldı. Güzel sesini, Özgür Suriye Ordusu’na moral-motivasyon olarak kullanmaya karar verdi. Bir dönem Asya’nın en iyi ikinci genç kalecisi seçilen Abdulbasit, sabah sedyeyle yaralı taşırken öğlen çatışmalara giriyor, akşamsa muhalif askerlere moral olsun diye sözlerini kendi yazdığı şarkılar söylüyordu. Sarut, bir tribün amigosu gibi insanları yönetmeye başlamıştı. Saygınlığı giderek artıyor, gün geçtikçe bir kahramana dönüşüyordu. Videoları internette yayıldıkça Abdulbasit miti daha da güçleniyordu.

Rejimin baş düşmanı haline gelmesi fazla uzun sürmedi. Rejim kontrolündeki federasyon tarafından futboldan ömür boyu men edildi. Başına 2 milyon Suriye lirası ödül kondu. İki suikast girişiminden ve bir bombalı saldırıdan sağ kurtulmayı başardı. Dört erkek kardeşi ve amcası rejim saldırılarında hayatını kaybetti ama Abdo, mücadelesini bırakmayı bir an olsun düşünmedi. İki kez ciddi şekilde yaralandı. Zaman zaman hakkında terör örgütü Daeş’e katıldığına dair iddialar ortaya atılsa da Sarut, futbol formalarını ve FIFA kurallarını uyguladıkları için hakemliği yasaklayan Daeş saldırısına bile maruz kaldı. “Futbolcu olduğum için dünyanın her yerini dolaştım. Fakat bana kalırsa özgürlük rahat seyahat etmek değil, düşünce ve ifade hürriyetidir” diyen Sarut’un, varoluşunu yasaklarla açıklayan bir terör örgütüne katıldığına inanan var mıdır sahiden?

Musab Balhus

Sarut’un futboldan men edilmesi, rejimin, devrim yanlısı popüler isimlere yönelik saldırılarının ilki değildi, şüphesiz son da olmayacaktı. Esad’a bağlı güvenlik güçleri, yaklaşık 10 yıldır Karama forması giyen milli kaleci Musab Balhus’u, muhalifleri maddi olarak desteklediği gerekçesiyle 2011’in Ağustos ayında tutukladı. Başta takım arkadaşı Sarut olmak üzere binlerce Suriyeli Balhus’a destek verdi ve bir an önce salıverilmesi talebiyle gösteriler düzenledi. Ancak rejim tarafından tutuklananların çok azı zarar görmeden geri dönebiliyordu ve Musab Balhus’un akibetine dair kimse bilgi vermiyordu. Balhus, deyim yerindeyse kayıplara karışmıştı. Birkaç ay sonra birden bire ortaya çıkıp milli takım kampına katıldı, ardından Balhus’un o sezonu Esad kontrolündeki Şam takımlarından Wahda’da geçireceği “resmi” olarak açıklandı. Balhus, takip eden üç sezon Kuveyt ve Umman takımlarında forma giydi.

Cihad Katsab

Tüm bunlar olurken, rejimin en karanlık binalarından biri olan ve gerek insan hakları örgütleri gerekse eski (hayatta kalabilmiş) mahkumlar tarafından “dünya üzerindeki en berbat yer” olarak nitelenen Şam yakınlarındaki Sednaya askeri hapishanesinde her gün onlarca mahkum işkence sonucu hayatını kaybediyordu. 2014’ün yaz aylarında muhalefeti örgütlediği iddiasıyla göz altına alınan ve bu utanç çukuruna atılan Cihad Katsab ise hücre arkadaşlarının moralini biraz olsun düzeltebilmek için onlara forma giydiği büyük maçlarda yaptığı kurtarışları anlatıyordu. En azından oradan kurtulabilenlerin, ailesine ve sevenlerine söylediği buydu.  Katsab, ülkenin sevilen futbol figürlerindendi ve yıllarını üç direk arasında geçiren bu adamın şimdi dört duvar arasında olması rejim yanlılarına bile mantıklı gelmiyordu. Katsab terörist değildi, evrensel hukuk değerleri dikkate alındığında herhangi bir suç da işlememişti. Demek ki Katsab’ın orada bulunma sebebi, popülaritesi dolayısıyla kitleleri etkileme potansiyeline sahip olmasıydı. Kısacası, futbolcu olduğu için tutuklanmıştı Katsab.

Ekim 2016. Abdulbasit Sarut, herşeyini adadığı özgürlük mücadelesine devam ediyor. Rejimin hedefinde olduğu için sürekli yer değiştirmesi gerekiyor. Yine de bu durum, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye’ye gelip, yıllardır Suriye muhalefetini destekleyen Türkiye’nin ve Suriyeli mültecilere kucak açan Türk halkının yanında olmasına engel olmadı.

Musab Balhus, zorunlu sürgün gibi geçirdiği yıllardan sonra evine, Humus’a, Karama spor kulübüne geri döndü. Hapisten nasıl çıktığı ya da Suriye milli takımı 2012 Batı Asya Şampiyonası’nı kazandıktan sonra devlet başkanlığı sarayına gidip Esad ile tokalaştığında neler hissettiği bilinmiyor.

Cihad Katsab ise, Sednaya hapishanesinde maruz kaldığı sistematik işkence sonucunda hayatını kaybetti. Üçü de kaleyi terketti ama hiç biri boşa çıkmadı.

Not: Bu yazıda yer alan kişi ve olayların tümü gerçektir. Tıpkı son 5 yıldır Suriye’de yaşananlar gibi…

Futbol Sevinçle Güzel

Futbol Sevinçle Güzel

Amerikan futbolu ile bizim bildiğimiz ve sevdiğimiz futbol arasındaki farklar saymakla bitmez. Geçtiğimiz sezon başına kadar da bu iki sporun tek ortak noktası, kendi dilimizde her ikisine de “futbol” dememizdi. Ta ki bir gol sevinci okyanusu aşıp gelene kadar. O dönem Juventus’ta forma giyen Paul Pogba, attığı gollerden sonra ilginç ve daha önce görmediğimiz bir şekilde sevinmeye başladı. Yaptığı hareket, rekortmen Jamaikalı atlet Usain Bolt ve Fenerbahçeli eski futbolcu Daniel Güiza’dan aşina olduğumuz “ok” işaretine benziyordu fakat bunu yaparken yüzünü de, büktüğü dirseğinin altına gelecek şekilde koluna doğru eğiyordu. Üstelik bu vaziyette kalmayıp, başını ve kollarını hızlıca hareket ettiriyordu. Bu sevinç futbol severlerin büyük kısmı tarafından beğenildi ve herkes duruma çabucak adapte oldu. Pogba golleri attıkça hepimiz “şimdi o kendine has kutlamasını yapacak” diye beklemeye başladık. Peki neydi bu hareketin anlamı? Kaynağı kimdi? Nereden çıkmıştı? Sorularımızın cevabını almak için tekrar Amerika’ya uzanmamız gerekiyor.

Dab

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var; Avrupa futboluna Pogba ile giren bu hareketin adı “Dab”. İlk olarak, Atlantalı hip-hop şarkıcısı Skippa da Flippa’nın “How Fast” adlı şarkısında ortaya çıkmış olmasına karşın, bir diğer Atlantalı hip-hop grubu olan Migos tarafından “Look at My Dab” şarkısı ile dünyaya tanıtıldı. Grup üyeleri Quavo ve Takeoff, Türkçeye, hafif bir kuvvet uygulayarak bastırma olarak çevirebileceğimiz “dab” kelimesini açıklarken, bu hareketin, şırıldamak anlamına gelen “babbling” kelimesi ile ses benzeşmesi sonucu türediğini söylemişlerdi. Belki Pogba yapmıyor ama orijinal dab dansındaki dalgalanma hareketi de buradan geliyor.

Cam Newton ve Dab Sevinci

Orijinali demişken, dansın hip-hop’ın yanı sıra spor dünyasında da popüler hale gelmesinin temel sebebi Amerikan Futbol Ligi (NFL) takımlarından Carolina Panthers’ın oyun kurucusu (QB) ve doğma büyüme bir Atlantalı olan Cam Newton. Yıldız futbolcu, takımı touchdown yaptığında dab dansını öylesine başarıyla icra ediyor ki, Migos grubu bir video hazırlayarak Cam Newton’ı resmi olarak Dab dansının babası (Dab Daddy) ilan etti. Newton’ın ardından NFL’de geçen sezonun başlarında Cincinati Bengals half beki Jeremy Hill de bu sevinci sergiledi. Onu ünlü NBA yıldızı Lebron James izledi. Hareket Avrupa kıtasına yayılmadan önce tenisçi Victoria Azarenka tarafından da kucaklandı. Dahası, siz bu yazıyı okuduğunuz sırada belki de çoktan seçilmiş başkan olacak Hillary Clinton bile katıldığı bir programda “Dab Dansı” yapmayı öğrendi. Popüler kültür yeni bir öğe daha kazanmıştı artık.

Baskı mı? Ne Baskısı?

İtalya’da Pogba, Fransa’da PSG’li futbolcular ve İngiltere Premier Ligi’nde ise geçtiğimiz yılın Ocak ayında Romelu Lukaku ve Jesse Lingard attıkları golleri Dab Dansı ile kutladı. Hareket öylesine popüler oldu ki EA Sports, dab sevincinin FIFA 17’de yer alacağını duyurdu. Dansın, genelde kendi içinde bir mantığı ve anlamı olan gol sevinçleri/kutlamaları arasında yerini almasının altında ise daha derin bir felsefe yatıyor olabilir. Sporcular, “baskıyı severim, baskı altında mücadele etmekten kaçınmam, baskı beni yıldırmaz ve tıpkı kayaların üstünden dalgalanarak/şırıldayarak akan su gibi baskıdan sıyrılabilirim” demeye çalışıyor olabilir mi? En azından tenisçi Victoria Azarenka için öyle. Zira bu hareketi sevdiğini söyledikten sonra yukarıdakilere benzer cümleler kullanarak, baskı altında daha iyi oynadığını anlatmıştı WTA turundaki bir maçının ardından.

Baskı ya da eski kullanımıyla tazyik, bir futbolcuyu çok zorlayabilir. Hele ki dünyanın en pahalı futbolcusuysanız. Manchester United formasıyla ilk golünü Eylül ayı sonunda atan Paul Pogba uzun bir süre boyunca dab dansı da yapamadı. Watford’a 3-1 kaybettikleri maçın ardından rakip takım kaptanı Troy Deeney ona nazire yaparcasına galibiyeti dab dansıyla kutladı. Belki de Ada’ya transfer olmayıp futbol hayatına Juventus’ta devam etmeli, böylece bu denli büyük bir baskıyla başa çıkmak zorunda kalmamalıydı. Bunun cevabını asla öğrenemeyeceğiz. Attığı golleri Amerikalı şarkıcı Drake’in “Hotline Bling” şarkısındaki dans figürüyle kutlayan Antoine Griezmann bu konuda ne düşünüyor acaba? Bu da başka bir yazının konusu olsun…

Kosova’nın Nihai Zaferi

Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesiyle ülkedeki etnik gruplar arasında ezelden beri yaşanan gerilimler yerini silahlı çatışmalara bırakmıştı. Bu çatışmaların birinde Sırp güvenlik güçleri, Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) kurucularından Adem Yaşari’yi öldürdü ve 15 ay boyunca devam edip Haziran 1999’da Yugoslavya’nın NATO tarafından bombalanmasıyla sona erecek olan Kosova Savaşı da böylece başlamış oldu. Silahlar sustuğunda binlerce sivil hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce insan mülteci konumuna düşmüş ve bir ülke tüm kurumlarıyla birlikte yıkılmış haldeydi. Futbol da bu yıkımdan fazlasıyla nasibini aldı. Komşu ülkelere iltica etmek zorunda kalan Arnavutlar ve Kosovalılar gittikleri yerlerde hayata tutunmanın yollarını ararken futbolla tanıştı. Bilhassa İsviçre’de, Avrupa futbol altyapısına dahil olan mülteci çocuklar yavaş yavaş piramidin tepesine tırmanmaya başladı.

Kosova 2008 yılında, tek taraflı olarak Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etti. 40’lı yıllardan beri Süper Ligi ve Futbol Federasyonu olan ülke, derhal FIFA’ya üyelik başvurusunda bulundu. Ancak FIFA, bu talebi, Kosova’nın “uluslararası toplum tarafından tanınan bağımsız bir devlet” olmadığı gerekçesiyle reddetti ve bu sebeple dostluk maçı bile oynayamayacağını açıkladı. Oysa Kosova, o tarihte Birleşmiş Milletler’e üye 192 ülkenin 51’i tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmıştı.

Spor ve siyasetin içiçe geçtiği bir dönemde Kosova’nın bağımsızlığına karşı çıkan Rusya ve Çin ile bağımsızlığı destekleyen Batı dünyası arasındaki ilişkilerin yumuşadığı 2012’de ise FIFA, dört yıl önce aldığı kararı düzeltti ve Kosova’ya alt yaş kategorilerinde, amatör ve kadın liglerinde uluslararası düzeyde oynama izni verdi. Ancak bu karar, Kosova Futbol Federasyonu’nu ve Kosova asıllı futbolcuları tatmin etmedi. Üstelik bu tarihte Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak tanıyan BM üyesi ülkelerin sayısı 97’ye yükselmişti. Eylül 2012’de eski Galatasaraylı Lorik Cana’nın öncülüğünde Xherdan Shaqiri, Granit Xhaka ve Valon Behrami, FIFA Başkanı Sepp Blatter’e hitaben yayınladıkları deklarasyonla, Kosova milli takımına dostluk maçları oynama izni verilmesini talep etti. Bu çağrı geç de olsa karşılık buldu ve FIFA, Şubat 2013’te Kosova’ya “resmi olmayan maçlarda” oynama kapısını açtı.

Kosova’nın Nihai Zaferi

Kosova, tarihinin, FIFA tarafından tanınan ilk maçında, 5 Mart 2014 tarihinde Mitorviçe Adem Yaşari Olimpiyat Stadyumu’nda Haiti ile karşılaştı. Tamamen dolu tribünlerde oynanan maç 0-0 sonra erdi. İki ay sonra aynı statta bu kez Kosova-Türkiye maçı oynandı. Karşılaşma 6-1 Türk milli takımının üstünlüğü ile sona erse de, Albert Bunjaku Kosova’nın ilk golünü atan futbolcu olarak tarihe geçti. Senegal’e 3-1 kaybedilen maçtan sonra Umman’ı 1-0, Ekvator Ginesi’ni de 2-0 mağlup eden Kosova, Arnavutluk karşısında bir başka tarihi maça çıktı ve sahadan 2-2’lik beraberlikle ayrıldı.

Avrupa futbolunda sesini duyurmaya başlayan Kosova’nın zirve yaptığı dönemse 2016 yazı oldu. Kosova kökenli bir çok futbolcu, İsviçre ya da Arnavutluk milli takımlarıyla Euro 2016’ya hazırlanıyordu. Şampiyonanın hemen öncesinde ise  Arsenal, İsviçre doğumlu Kosovalı bir Arnavut olan Granit Xhaka’yı transfer etti. Aynı günlerde Kosovalıları sevindiren bir başka spor olayı daha oldu ve UEFA, yıllar süren garabete son vererek Kosova’yı üyeliğe kabul etti. FIFA da aynı yolu izleyerek Kosova’yı tam üyeliğe kabul ettiğini açıkladı. Bu karar, Kosova’nın bundan böyle Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası elemelerine katılabileceği anlamına geliyordu.

Kararın hemen ardından oynanan Faroe Adaları maçını 2-0 kazanan Kosova milli takımı için artık tek hedef olarak, ilk resmi karşılaşmaya çıkmak kalmıştı. Bekleyiş fazla uzun sürmedi ve Dünya Kupası Avrupa elemelerinde Türkiye’nin de bulunduğu I grubu ilk maçında, Finlandiya ile Turku’da karşı karşıya geldiler. 1-1 sona eren tarihi maçta Kosova’nın golünü penaltıdan atan 23 yaşındaki Valon Berisha, hiç görmediği ülkesinin formasını giymek için Norveç milli takımını bırakmıştı. Tıpkı Arnavutluk’u bırakan kaptan Samir Ujkani ve İsviçre’yi bırakan Albert Bunjaku gibi.

Bu tarihi ve dramatik süreç, ülkemizde, Beşiktaş kaptanı Necip Uysal üzerinden okundu ve maalesef pek ilgi görmedi. Bir gerçek var ki, güzel oyunu uluslararası seviyede oynamak için verdiği mücadeleyle Kosova, bundan çok daha fazlasını hak ediyor…

Kulüp Bizim, Futbolcular Kira

Milyon euroların havada uçuştuğu, futbol tarihinin transfer harcaması rekorlarının kırıldığı, gelmiş geçmiş en pahalı futbolcu ünvanının el değiştirdiği kısacası tüketimin tavan yaptığı bir transfer sezonunu geride bıraktık. Her zamanki gibi, parası olan kulüpler en iyi ve geçen sezonun en formda oyuncularını alarak, kadrolarını güçlendirdi. Parası olmayanlar ise zorluklarla boğuşarak bu süreci atlattı. Yine de zengin-fakir rekabetindeki makas bu yıl da çok fazla açılmayacak gibi. Zira transferde “kiralama” metodu birçok kulübün imdadına yetişti.

Kiralayanlar

Aslında mantık, ticaretteki gibi çok basit; nasıl ki bir ev sahibi, satıştan kazanacağı paraya ihtiyacı olmadığından ya da daha sonra değerleneceği ümidiyle evini satmayıp kiraya veriyorsa ve nasıl güzel bir evde oturmak isteyen ama satın almaya gücü yetmeyen biri kiralık ev arıyorsa futbolda da aynısı oluyor. Chelsea, Manchester City, Juventus gibi zengin “ev sahipleri” veya Benfica, Porto, Atletico Madrid gibi ticaret erbabları her sezon en iyi, en kaliteli ve gelişime en müsait futbolcuları transfer ederken, diğerleri kiracı olma sırasına isimlerini yazdırıyor.

Misal, İngiltere Premier Ligi’nde mücadele eden 20 takım, 2016-17 transfer döneminde 1 milyar euro’yu aşan harcamalarının yanı sıra toplam 169 futbolcuyu da başka takımlara kiralık gönderdi. Chelsea 38 futbolcu ile bu alanda açık ara lider. Bu kiralık ordusu içinde, geçen sezonun devre arasında 31 milyon euro ödenerek Fiorentina’dan alınan ve Juventus’a gönderilen tecrübeli Kolombiyalı sağ açık Juan Cuadrado da var, Augsburg’dan 20 milyon euro’ya transfer edilen ve Schalke’ye yollanan Ganalı sol bek Abdul Baba Rahman da… 2 sezon kiralandığı Atletico Madrid’de müthiş bir performans sergileyen Thibaut Courtois örneği ortadayken Chelsea yöneticileri ile bu yöntemi tartışmak akıllıca olmayabilir.

Pep Guardiola’nın gelişiyle taşların yerinden oynadığı Manchester City’de de durum pek farklı değil. Eliaquim Mangala, Stevan Jovetic, Samir Nasri ve Joe Hart gibi yıldız isimler kiralık gönderildi. Adı uzun süre Türk kulüpleriyle anılan fakat transferin son gününde Stoke City’e kiralanan Wilfred Bony de bu listede yer buldu. Gidenlere rağmen Manchester City, şampiyonluğun en büyük adaylarından biri.

Yetenek istiflemek

Alt liglerde kendi isimleriyle rezerv takımları mücadele eden, dolayısıyla kiralık gönderdiği oyuncu sayısı nispeten az olan Alman ve İspanyol kulüplerinin aksine, İtalya Serie A’daki durum da İngiltere’dekine benzer, hatta Çizme’de ölçü biraz daha kaçmış denebilir. 20 kulübün kiralık gönderdiği toplam futbolcu sayısı 478! Son beş yılın şampiyonu Juventus, bu alanda da önde. Juve, tam 51 futbolcuyu başka takımlarda oynamaları için bir (bazılarını iki) yıllığına kiraya vermiş durumda. Onları Atalanta (46), Chievo (35), Roma (34) ve İnter (33) takip ediyor. Üçer dörder düzine kontratlı futbolcusu olan bu kulüplere şaşırdıysanız sıkı durun, çünkü beterin beteri var. 2014-15 sezonu sonunda borçları yüzünden amatör kümeye düşürülen Parma, bu cezadan yalnızca bir yıl öncesine kadar kadrosunda 226 (evet, iki yüz yirmi altı) futbolcu bulunduruyordu.

Başta da bahsettiğimiz gibi; mantık basit. Satın al, kirala, gelişirse as takımda oynat, gelişemezse tekrar kirala ya da sat. Her ne kadar büyük bölümü milyon eurolar kazansa da, her biri birer spor emekçisi olan futbolcuların tabiri caizse “ticari bir meta” gibi alınıp satılması şüphesiz ki futbolun ruhuna ters. Üstelik zengin kulüplerin, oynatmayacağı halde sürekli en iyileri transfer edip adeta yetenek istiflemesi oyunun en önemli özelliği olan rekabetin de ortadan kalkmasına sebep oluyor. Sorunu çözmek isteyen UEFA, bir süredir, kulüplerin kendi ülkelerinden ve kendi altyapılarından yetişen futbolcuların kadrolarda yer almasını teşvik ediyor.

Hemen her ligde kadro kapasitesi için de bir üst limit belirlenmiş durumda. Fakat hiçbiri bu sömürü düzenine kalıcı bir çözüm getirmiyor. İngiltere Profesyonel Futbolcular Birliği Başkanı Gordon Taylor da durumu “acayip” olarak niteleyip, böyle devam ederse küçük kulüplerin üçüncü kişi/kurumlar (sponsorlar, menajerlik şirketleri, konsorsiyumlar) aracılığıyla transfer yapmaya yönelebileceği endişesini dile getiriyor. Her ne kadar bir süredir AP tarafından yasaklanmış olsa da üçüncü şahısların futbolcu bonservislerini elinde bulundurması, halen tartışma konusu.

Kiracılar

Madalyonun öteki yüzünde yer alan kiracı kulüplerin penceresinden bakıldığındaysa kısa vadede işler yolunda görünüyor. Astronomik bonservislerle transfer yapma imkanı olmayan fakat bir şekilde mücadelesini sürdürmek zorunda olan kulüpler, kiralık futbolcu pazarının müdavimleri haline geldi. Ancak bunun da yerel rekabetleri kızıştırırken, büyük takımların diğerleri ile arasındaki uçurumu derinleştirdiğine dair şüphe yok. İşin taraftar kısmında da büyük trajediler göze çarpıyor. Bütün yıl boyunca takımına başarılar kazandırmış bir futbolcunun sezon sonunda ceketini alıp gitmesi en çok taraftarı üzüyor. Yakın dönemden örnek vermek gerekirse, Beşiktaş taraftarlarının Mario Gomez’in takımdan ayrılması sonrasındaki hislerinden bahsedebiliriz. Benzer üzüntülerin, Talisca ve Aboubakar giderse yaşanmayacağının da bir garantisi yok.

Peki, bütün bu anlattıklarımızın öznesi konumundaki futbolcular ne düşünüyor? Başka kulüplerde kiralık oynamak futbolcular için ne anlama geliyor? Tottenham Hotspur’da bir türlü forma şansı bulamayan ve kiralık olarak 9 takımda oynadıktan sonra geçen sezon ortasında 15.7 milyon euro bonservis bedeliyle Newcastle United’a oradan da Crystal Palace’a transfer olan Andros Townsend’i tanıyanlar, kendisine sorabilir. Andros’un babası Troy Townsend ise, “Oğlum Tottenham’da kalsaydı asla bugün olduğu futbolcu olamazdı, kiralık serüvenleri ona çok yardımcı oldu” itirafını yapıyor. Benzer şekilde, performansıyla İngiliz milli takımına kadar yükselen Harry Kane’in de düzenli oynamaya başlamadan önce alt lig takımlarına kiralandığını belirtelim.

Yine de, kiralık aşklar her zaman mutlu sonla bitmeyebiliyor. Kiralayan takım, sözleşmeye “sahibine” karşı oynayamaz ya da “sahibi” kontrat süresince herhangi bir zamanda futbolcuyu geri çağırabilir maddesi koyduğunda işler karışıyor. Futbol dünyası bu meselenin etik olup olmadığını tartışırken, konunun felsefi boyutunda insanın, nasıl olup da cansız bir eşya ya da ticari bir mal gibi alınıp satılabildiği, kolonyal döneme mahsus kölelik anlayışının 21. yüzyıl dünyasında devam edebildiği soruları akıllara geliyor. Bir de, artık mazide kalan, futbolcunun kulübüne olan bağlılığı ve aidiyet duygusu…

Meşhur duvar yazısından esinlenerek bağlayalım; “Kulüp bizim, futbolcular kira”.