Türkiye Kupası Etiği

Türkiye Kupası ya da son yıllardaki adıyla Ziraat Türkiye Kupası, bir süredir ciddi tartışmaların kaynağı. Özellikle, kış aylarına rastlayan deplasmanlı grup aşaması maçlarının yarattığı sorunlar, başta büyük kulüpler olmak üzere birçoklarının ortak derdi. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın “kupada bir maçı kazanınca alacağımız prim, bir futbolcumuzun maç başı ücretinden bile az” diyerek sorunun temeline dikkat çekmişti. Gerçekten de futbolcuların maç başı ücretleri bir yana, yolculuk masraflarını hatta stadyum giderlerini bile karşılamayan galibiyet primleri yüzünden ve Süper Lig’in rekabetçi atmosferinden ötürü Ziraat Türkiye Kupası’nın öneminde kademeli bir düşüş yaşandı.

Kulüpler, ligde (ya da Avrupa maçlarında) şans bulamayan genç futbolcularını bu maçlarda oynatarak kendilerince bir çözüm bulmuşlardı. Aslında yabancı sayısının 14’e çıkmasıyla forma şansı iyice azalan genç futbolcular da durumu kabullenmiş ve bu maçları kendilerini gösterme fırsatı olarak görmeye başlamışlardı. Bu sezon statünün değişmesi ve yeniden eleme usulüne dönülmesi ile birlikte genç futbolcular bir kez daha hayal kırıklığına uğradı. Alt lig takımları zaten güçlü rakipleriyle mücadele ederken tam kadro sahaya çıkıyordu. Üst lig takımları ise sezon başında takımlarına katıp kulübeye mahkum ettikleri yabancı futbolculara şans vermeye başladı. Sonuçta yine garip bir durum ortaya çıktı.

Örnek vermek gerekirse, 5. turdaki Osmanlıspor – Yeni Malatyaspor müsabakasında, sahaya çıkan 22 futbolcunun 5’i Türk vatandaşıydı, yalnızca 3’ü Türkiye doğumluydu. Bir başka örnekte ise Beşiktaş, Manisaspor karşısına haftalardır 11’de görev alan ve ilerlemiş yaşlarına rağmen alternatifsiz görünen Gökhan Gönül-Adriano bek ikilisiyle çıktı. Benzer olaylar diğer maçlarda da yaşandı. Sözün özü, gençlerin şans bulduğu tek turnuvada da önleri kapandı.

Atmak mı? Atmamak mı?

Hal böyleyken, futbolseverleri televizyon başına, kupa maçlarını izlemeye çeken, geniş kadrolar içerisinde kendisini gösteremeyen yedek futbolcuların durumunu görmekten başka bir şey değildi şüphesiz. Fakat burada da başka bir “etik” sorunla karşılaşıldı. Rakibi ile arasında belirgin güç farkı olan takımlar bunu sonuna kadar kullanmalı mıydı, yoksa “rakibe saygı” gösterip skoru elde ettikten sonra oyunu rölantiye mi almalıydı? Her alanda kamplaşmaya teşne olduğumuzdan burada da iki karşıt görüş arasında tartışmalar yaşandı. Kimisi maç 5-0’a geldikten sonra “neden 9’a kadar götürdü” diye Beşiktaş’a kızarken kimi “neden 10, 11 gol atılmadı” diye hayıflandı. Teknik direktörünün ve taraftarının gözüne girmek, neden oynatılmadığına dair tartışma başlatmak isteyen futbolcular, kupa maçlarında varını yoğunu ortaya koyuyor. Doğal olarak sonuçlar da farklı olabiliyor.

Futbolun ruhu rekabet, meyvesi ise goldür. Etik tartışmaları bir kenara bırakıp gollere odaklanırsak futboldan çok daha fazla keyif almamız kaçınılmaz..

Bir Cevap Yazın