Şampiyon Aykut Kocaman’a Mektuplar

Tarihin gidişatını liderler değiştirir – 4 Ağustos 2010

“Maçın başlamasına çok az kalmıştı. Dedemin terzi arkadaşına yaptırdığı yünden formayı sırtıma geçirmiştim bir yaz günü. Balkona iki sandalye konulmuş, radyo bir tören edasıyla ahşap binamıza vakti zamanında çakılan bir çiviye asılmıştı. Ölene kadar askeri disiplinden bir an olsun vazgeçmeyen dedem, maç günlerinde tüm kurallarının alt üst oluşuna pek de üzülmüş gibi görünmüyordu. 7 yaşındaki torunuyla maça gidememişti ama takımının bütün müsabakalarını radyodan ilgiyle takip etmişti.

“Kahveler nerde kaldı, Zeliha hanım?” sorusunun ardından kanal ayarlanmış ve spiker ilk 11’leri saymaya başlamıştı. O zamanlar topçular öyle kafalarına göre bir numara tercih edemiyorlardı. 11 Aykut Kocaman’ı duyduğum zaman gülümseyen yüzümü gören dedem, kahvesinden bir yudum alıp, anneanneme teşekkür etmeyi unutmuyordu. Bense Aykut her topla buluştuğunda heyecana kapılıyor, sandalyemi sallıyordum. Dedem buna çok kızardı işte maç bile disiplin içinde dinlenmeli: “Önce emniyet sonra hareket”.

Aykut, çoğu zaman boşa heyecanlandırmadı beni. Köşeye bıraktığı plaseler, olmadık zamanda attığı deparlar, terse attığı toplar, kornerlerden bulduğu kafa golleri. Radyonun başından belki de yüzlerce kez onun attığı gollerle mutlu kalkıyorduk. Aradan seneler geçmişti, biz dedemle televizyondan maçları izliyorduk bu sefer. Fakat öyle her maçı seyretmek gibi bir lüksümüz yoktu. Bir iş çıkışı soluğu dedemlerde almıştım. O zamanki adı Çekoslovakya olan Çek Cumhuriyeti’nden Sigma Olomouc’tu rakibimiz. Tarihi bir yenilgiydi ama benim o maçta aklımda kalan tek sahne Aykut Kocamanın attığı şeref golüydü.

Hiç maçını kaçırmadığım zamanlardı. Okulu asıp, işten kaçıp, sevgiliyi ekip O’na kaçıyordum. Belki de en az oyun kadar, stada erken girip olanları seyretmekten zevk alıyordum. Oyuncuların sahaya çıkışı, ısınma hareketleri, topçuların yüz ifadeleri ve tribüne davet edilişleri. Aykut Kocamanı neden bu kadar sevdiğimi o çılgın davetlerde bir kez daha anladım. Aykut, tribüne belirli bir mesafeye kadar yaklaşıyor, sonra elini kalbinin üstüne götürüp, başını eğerek taraftarları selamlıyordu. O vakur duruşuydu beni her zaman ayağa kaldırıp çılgınca alkışlatan Aykut Kocamanı.

Kocaman bir kalp!

Trabzon’da şampiyon olduğumuz maçın ardından, yaptığı açıklamaydı onu farklı kılan. Öyle delice sevinmemek gerekiyordu o anda karşı takımın ne hissettiğini anlamak ve şampiyonluğu bile edebiyle kutlamak gerekiyordu. Onun alçak gönüllüğü ve futbolu bir oyun olarak görmesi birilerinin hoşuna gitmemişti elbette. Onu yollayanlar bir mazeret bile gösteremiyorlardı. Yıllar sonra ekrana çıkıp, “Benim oyuncum şampiyon olduğu vakit karşı takımı düşünmez” şeklinde beyanat verenlerin Türk futbolunu getirdiği nokta ortada aslında.

Biliyoruz ki Türkiye’nin Real Madrid’i olmaktan vazgeçmek istiyorsun. Parlayıp sönen yıldızların değil hayatın boyunca savunduğun ekip ruhunun peşinden koşmak istiyorsun. Bu uzun yolculukta işin çok zor olacak hocam. Sen bu engebeli ve sarp yolda ilerlerken dahili ve harici bedhahların elbette olacaktır. Bu zorlu süreçte bir gün çok bunalırsan kafanı yukarı kaldırıp bakmalısın. Emin ol ki galibiyet için her yolu mubah sayan topluluk içinde gerekirse 3 yıl şampiyon olmayalım ama bir futbol felsefemiz olsun diyenler de olacaktır.

Şimdi küçük çocuklar dedeleriyle birlikte seni izleyecek. Ne olur benim yaşıma geldiklerinde senin için benim hissettiklerimi hissetsinler. Onlara futbolun bir oyun olduğunu kazanmak gibi kaybetmenin de normal olduğunu öğret. Dedelerinin aldığı “terletmeyen” formalarla televizyonların başına geçen çocuklara, öğreteceğin o kadar çok şey var ki

4 Ağustos 2010’da Aykut Kocaman’a hitaben yazmıştım bu mektubu… O vakitler çok heyecanlanıp, mutlu olmuşken bile ayağımı frenden çekmeyip engebeli ve sarp bir yolu seçtiğini hep ‘dik’ durmak zorunda kalacağını ve yalnızca saha içi sorunlarla uğraşmak zorunda olmayacağını yazmıştım.

Geçmiş günler gelecek! – 1 Haziran 2017

Fenerbahçe’nin Başakşehir önündeki oyununu ya da oynayamamasını görünce bir kez daha düşündüm. Ben ve benim kuşağım Beşiktaş’ın fırtına gibi estiği Metin, Ali, Feyyaz’lı döneme rast gelmiştik. “Ben sene son olmalı, arkası olmamalı. Söyletme artık yeter acı hasret şarkısı” bestesini ezberlemiştik. Olmuyordu bir türlü ama. Yine de bir gün olsun Başakşehir maçındaki kadar ümitsizliğe kapılmadım ben. Dibe vurmak ise, bence Fenerbahçe bu maçta dibe vurdu.

Karşısında kazanmak isteyen bir ekip, sürekli çekilen, ne yaptığını bilmeyen, arka arkaya yumruk yiyen ama yumruk atacak mecali olmayan ya da nasıl vurulacağını bilmeyen bir Fenerbahçe vardı. Sonuca bakarak mevzuyu çözemeyiz ya da sahadaki oyuna. Fenerbahçe’de işlerin düzelmesi için baştan aşağı bir yenilik gerek. Yönetim tarzı değişmedikçe günübirlik galibiyetlerle bu yara kapanmaz hatta daha da açılır.

Kriz anları büyük fırsatları da beraberinde getirir. Büyük sıçramalar en sağlam dibe vuruşlarla başlar. Liderler de böyle dönemlerde ortaya çıkar tarihin gidişatının dönüşmesine katkıda bulunurlar. 2010’da yazdığım gibi bugün de Aykut Kocaman’a, Türkiye Kupası Şampiyonu Konyaspor’un şampiyon hocasına, eğer Fenerbahçe’ye dönmeyi düşünüyorsa söylemek istediğim birkaç cümle var:

Fenerbahçe’nin yolu sizin de çok iyi bildiğiniz gibi engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Hatta bu dönemde bu noktada sorumluluk almak sizin gibi karakterlere uygundur fakat bedeli de ağırdır. Çünkü yine kulübün başkanı Aziz Yıldırım ve yönetim şekli de aynı olacaktır. Sizin kararınız bir dönüm noktası olacaktır. Bu kriz anında direksiyonun başına geçip Fenerbahçe’deki efsane duruşunuzu daha iyi bir noktaya da taşıyabilirsiniz. Ya da bu zor dönemde alınacak kötü sonuçların ardından kulüple yollarınız istemediğiniz şekilde ayrılabilir. Tercih sizin ‘Hocam’… Benim gönlümde, aklımda hep Sigma Olomouc’a şeref golümüzü atan, 3 Temmuz’da herkes kaçacak delik ararken dimdik duran, efsane 11 numara olarak kalacaksınız.

 

Bir Cevap Yazın