Brexit ve Avrupa Futbolunun Geleceği Üzerine

Avrupa Birliği-Birleşik Krallık ilişkileri, tam üyeliğin gerçekleştiği 1973 yılından çok önce, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bile sorunlu ve karmaşıktı. Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulduğu 1950’lerde kurucu üyeler arasında yer almayı reddeden İngilizler, 60’lı yılları, Fransa ve Almanya’nın yakaladığı gelişim ivmesine imrenerek mütemadiyen üyelik başvurusu yapmakla (ve Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle tarafından reddedilmekle) geçirdi. 1970’ler, İngilizlerin ortak para birimi, serbest dolaşım ve ortak pazar gibi temel meselelerdeki muhalif tutumu ve ülkede sık sık gündeme gelen AB karşıtı söylemlerle hatırlanırken, 1980’li yıllar futbolun ve aslında holiganizmin ön plana çıktığı bir dönem oldu.

Geçtiğimiz ay ise ilişkilerde yeni bir sayfa açıldı. Daha doğrusu Birleşik Krallık, Avrupa Birliği defterini külliyen kapattı. 23 Haziran 2016’da sandık başına giden seçmenlerin %51.9’u AB’den ayrılma yönünde oy kullandı. Başbakan David Cameron’ın yanı sıra, AB karşıtı kampanyanın lideri Nigel Farage da görevlerinden istifa etti. “Yeni Demir Leydi” yakıştırmaları yapılan Theresa May, Başbakan oldu. Ülke 2 yıl içinde AB’den tamamen ayrılacak. Peki bundan sonra ne olacak? Olayın politik tarafını siyasetçilere bırakıp, asıl konumuza dönelim ve Brexit’in Avrupa futbolunu nasıl etkileyeceğine (ya da etkilemeyeceğine) bakalım.

Avrupalılık

Öncelikle, günümüzde Avrupalılık tanımının ülkeden ülkeye farklı anlamlar taşıdığını ve bilhassa yükselen ırkçılığın da etkisiyle giderek önemini yitirdiğini belirtmek gerek. Hollanda, Belçika ve Fransa’da aşırı sağ söylemleri olan partilerin güç kazanması, yakın gelecekte benzer referandumların buralarda da gündeme gelebileceğinin işareti. Böyle bir atmosferde, “çok kültürlülük” kavramı Avrupalılığın ön şartlı olma vasfını kaybetmek üzereyken futbolda tam tersi bir ivme göze çarpıyor.

Euro 2016’da mücadele eden İsviçre milli takımının ilk 11’indeki yalnızca üç futbolcu göçmen geçmişine sahip değildi. Durum Fransa, Almanya ve Belçika’da da benzer. Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği’nin vatandaşlarına sağladığı en büyük kolaylıklardan biri olan kişilerin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımı ilkesi Avrupa’da sınırların ortadan kalkmasına ve Fransa, Almanya, İngiltere gibi büyük ve zengin ülkelere göçün artmasına sebep olduğu için eleştirilirken, yine Euro 2016’da boy gösteren İzlanda ve İrlanda milli takımları tamamiyle lejyonerlerden oluşmaktaydı.

Futbol, doğası gereği Avrupalılık düşüncesine öylesine uygun ki, günün birinde AB dağılsa bile Şampiyonlar Ligi, Avrupa Şampiyonası gibi futbol organizasyonlarının devam edeceğine kimsenin şüphesi yok. Birlik üyesi olmayan hatta coğrafi olarak Avrupa’da bile bulunmayan Azerbaycan, Kazakistan, İsrail ve Ermenistan gibi ülkelerin söz konusu futbol olunca Avrupa mekanizmaları içerisinde yer almaları da bu yüzden dikkate değer. AB üyesi olmayan Galler ve İzlanda’nın Euro 2016’daki performanslarının taraflı tarafsız tüm futbolseverlere zevk verdiğini ya da Galatasaray, Şahtar Donetsk, CSKA Moskova, Zenit St. Petersburg ve Göteborg’un UEFA kupasını kazandıkları yıllarda ülkelerinin AB üyesi olmadığını hatırlamakta da fayda var. Benzer şekilde, Şampiyonlar Ligi ya da eski adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı da AB dışından kazanan bir çok takım bulunmakta. Müzesinde 11 Şampiyonlar Ligi kupası bulunan Real Madrid bile bunların altısını İspanya’nın 1986 yılındaki tam üyeliğinden önce kazanmıştı.

Kim daha Avrupalı?

Konuya dair yapılan akademik çalışmalarda da bu ters orantı vurgulanıyor. Glasgow Üniversitesi’nden Raymond Boyle’a göre Avrupa Şampiyonası ve Şampiyonlar Ligi “ortak Avrupalı kültürel kimliğinin” en yüksek profile sahip iki öğesi. Fakat her ikisinin de AB üyeliğiyle bir alakası bulunmuyor. Yani kısacası birliğin dışında olmanın Birleşik Krallık’ta ve Avrupa’da elit futbol üzerindeki etkisi çok ama çok az. Glasgow’dan devam edecek olursak, Eylül 2014’te yapılan ve İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılmasını öngören referandumda “evet” oyları %44’te kalmasına rağmen, İskoç futbolunun iki lokomotifi Celtic ve Rangers’ın EPL’de yer alması gerektiğine dair eski tartışma, açık mavilerin 4 yıllık aranın ardından en üst lige çıkmasıyla birlikte yeniden alevlenebilir.

 

28 üyesi bulunan Avrupa Birliği, her yıl oy birliğiyle ortalama kaç karar alıyor bilmiyoruz ancak 55 üyeli UEFA, yıllardır her sezon aynı gün ve saatlerde yüzlerce maçı hem de çalınan marştan kullanılan logoya kadar aynı standartlarda başarıyla oynattı. Albrecht Sonntag’ın, 2012 yılında yayınladığı Şampiyonlar Ligi analizinde de belirttiği üzere; “Şampiyonlar Ligi’nin saat 20:45’i Avrupa futbolunun mutlak başlama vuruşu zamanı olarak oturtması piyasanın yeni standartlar/gelenekler oluşturmadaki gücünün en çarpıcı örneği. Şampiyonlar Ligi, uluslararası kendi zaman dilimini oluşturdu ve Avrupalılar bu diktatörlüğü gönüllü olarak kabul etti.

Ayrılık Diye Bir Şey Yok!

Hal böyleyken İngiliz halkının referanduma gidip AB’den ayrılma yönünde karar alması ne İngiliz takımlarının Şampiyonlar Ligi’ne katılmayacağı ne de EPL’nin izlenme oranlarının düşeceği anlamına geliyor. Zaten her biri ayrı futbol takımlarına sahip olan İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda UEFA organizasyonlarına katılmaya şüphesiz devam edecek. Bunun yanı sıra, serbest dolaşım yüzünden getirilen bazı katı kuralların ve çalışma izni şartlarının gevşetilebileceği ya da genç İngiliz futbolcuların daha kolay parlayabileceği bir ortam da oluşabilir.

Burada bir parantez açıp Brexit’in ekonomik yansımalarına da değinmemiz gerek. Zira kamuoyunda, Avrupa ekonomisinin altıda birlik kısmını oluşturan İngiltere’deki futbol kulüplerinin, Avrupa’dan futbolcu transfer ederken zorlanacağına ve yüksek profilli oyuncuları bundan böyle cezbedemeyeceğine dair yanlış bir algı da var. Evet, Brexit ile birlikte Sterlin, Euro ve Dolar karşısında değer kaybetti. Fakat bahsettiğimiz üzere futbolun kendi ekonomik dinamikleriyle Londra borsasında işlem gören şirket hisseleri arasında da doğrudan bir bağ bulunmuyor.

Sportif başarı sürdüğü müddetçe herhangi bir Avrupalı futbolcunun aynı ya da daha az maaşla dünyanın en iyi pazarlanan ligini nispeten daha fazla kazanabileceği diğer liglere tercih etmesi her zaman muhtemel. Fitbol Dergi Mart sayısında hikayesinden bahsettiğimiz, Watford’un Nijeryalı golcüsü Odion Ighalo’yu hatırlayalım… Üstelik İngiliz hükümetinin Brexit sonrası gelir ve işletme vergilerini düşürdüğü, düşürmeye de devam edeceği biliniyor. Dolayısıyla yakın gelecekte ne İngiliz futbolunda ne de futbol ekonomisinde herhangi bir çöküş beklemek gerçekçi değil.

Tabii tüm bu senaryoların hayata geçmesi için önümüzde oldukça uzun bir süre var. Her ne kadar Brexit kararının AB ile Birleşik Krallık arasındaki müzakereler sonucunda yürürlüğe girmeme ihtimali bulunsa da gerek Avrupa kurumlarından gerekse İngiliz yetkililerden gelen açıklamalar ayrılığın geri dönülemez olduğunu kanıtlar nitelikte. Müzakerelerin neticesi ne olursa olsun Premier Lig’siz, Old Trafford’suz, Merseyside derbisiz ve John Motson’sız bir futbol düşünmek imkansız.

Bir Cevap Yazın