EPL’de sezon sonu yaklaşırken Leicester City ve Tottenham Hotspur’un şampiyonluk yarışında yalnız kalması, diğer birçok hikâyenin de önüne geçti. Kabul, Tilkiler bu sezon bir mucizeyi başarmak üzere ve hem Vardy hem de Mahrez futbol sohbetlerinin büyük bölümünü işgal etme hakkına fazlasıyla sahip. Yine de, bu durum diğerlerini görmezden gelebileceğimiz anlamı taşımıyor.

Ruben Loftus-Cheek

2015-16 sezonunun Chelsea ve Manchester United adına pek de parlak geçmemesi, yeni jenerasyona daha fazla şans tanınmasının da önünü açtı. Chelsea’de, Mourinho döneminde A takım kadrosuna dâhil edilen ve geçen sezon çok kısa süre forma giyen Ruben Loftus-Cheek bu sezon, bilhassa ikinci yarıda müthiş bir form yakaladı. Loftus-Cheek, 1996 doğumlu ve 8 yaşından bu yana Chelsea altyapısında. U16, U17, U19 ve U21 kategorilerinde toplam 29 kez milli oldu. Orta sahanın ortasında, 8 numara pozisyonunda oynuyor. 1.91’lik boyuyla ilk etapta Yaya Toure ve Patrick Viera’ya benzetilse de, Chelsea ve İngiltere milli takımının eski hocası Glenn Hoddle, “Ruben bana Michael Ballack’ı hatırlatıyor, hem fiziksel hem de oyun tarzı olarak” diyor onun için. Kuvveti sayesinde ikili mücadelelerde, kesme ve engellemelerde büyük oranda başarı sağlıyor. Uzun boyu, gücünü pekiştirdiği halde topla birlikte hızlı hareket etmesine engel teşkil etmiyor. Topu geriden alıp ileri taşıyabiliyor, sağ ayaklı olmasına karşın sol ayağını da kullanabiliyor.

Chelsea formasıyla bu yıl tüm kulvarlarda çıktığı 14 maçta da oyun kurma becerileri ön plandaydı. Vizyonu ve oyunu okuma yeteneği önemli düzeyde, kısa-uzun pas tercihleri son derece başarılı. Top rakipteyken defansif oyunda nasıl pozisyon alacağı noktasındaki eksiklerinin yanı sıra pas-dribbling seçimi ve zamanlaması da geliştirmesi gereken özellikler arasında. En önemli avantajı ise çok genç yaşta, çok büyük bir kulüpte, yetenekli takım arkadaşlarıyla düzenli forma giyiyor oluşu. Ruben Loftus-Cheek için son söz olarak, İngiliz futbolunun Lampard-Gerard sonrası orta saha boşluğunu doldurabilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Marcus Rashford   

Londra’nın kuzeyinde de benzer bir hikâye söz konusu. Manchester United’ın sezon hedeflerinden uzaklaşması, kötü sonuçlar ve sakatlıklar neticesinde Louis Van Gaal, dünya futbolunun yeni bir yıldız kazanmasına aracı oldu. 1997 doğumlu Marcus Rashford, United formasıyla ilk maçına 25 Şubat 2016’da, UEFA Avrupa Ligi ikinci tur rövanş maçında Midtjylland karşısında çıktı. İlk maçı deplasmanda 2-1 kaybeden Kırmızı Şeytanlar, Old Trafford’da da yenik duruma düşmüştü. Rashford, ikinci yarıda attığı iki golle hem takımına turu getirdi hem de taraflı tarafsız tüm futbolseverlere kendini tanıttı. 3 gün sonra Arsenal karşısında da iki gol birden atıp bir de asist yapınca, bir anda Martial ve Depay’ın sezon boyu yaratamadığı etkiyi tek başına yarattı. Mart ayında Manchester derbisinin tek golünü atan da yine Rashford oldu. Şu ana dek, genç yıldızın ilk 11’de başladığı 7 lig maçında United 5 galibiyet aldı. Rashford ise toplamda oynadığı 12 maçta 7 gol attı.

Altyapı eğitimini, Wes Brown ve Danny Welbeck’in de mezunları arasında yer aldığı Fletcher Moss Rangers futbol akademisinde alan Rashford’un en önemli özellikleri hızı, patlayıcı gücü ve muhteşem sprint kabiliyeti. Son vuruşlardaki klası, doğru zamanda doğru yerde olmasını sağlayan golcü içgüdüleri de üst düzeyde. Rashford, tıpkı Thomas Müller gibi bir Raumdeuter. Oyun alanındaki boşlukları rakip savunmalara yakalanmadan doldurabiliyor. Yaşıtlarının aksine tek başına yıldız olmak gibi bir hedefi, dolayısıyla da egosu yok. Takım için oynaması ve çok çalışması sayesinde de United taraftarlarının gönlünü kolayca fethetti zaten.

Dele Alli

Tekrar Londra’ya dönecek olursak bu kez ilk ikisinden farklı bir profil karşımıza çıkıyor: İngiltere 1. Lig ekiplerinden Milton Keynes Dons’da oynadığı son maçın üzerinden sadece 11 ay geçtiği halde takımı Tottenham Hotspur ile EPL’de şampiyonluk mücadelesi veren Dele Alli. 1996 yılındaki doğumundan kısa bir süre sonra annesi ve Nijeryalı babası ayrılmış, 11 yaşında MK Dons altyapısında futbola başlamış ve 13 yaşında da yakın arkadaşı Harry Hickford’un ailesi tarafından evlat edinilmiş Bamidele Jermain Alli.

Orta sahanın ortasında görev yapıyor. En belirgin iki özelliği; dengesi ve topla yapabilecekleri yani saf futbol yeteneği. Vücut yapısı öyle görünmese de son derece güçlü ve ayakta kalabilen bir futbolcu Dele Alli. Hızı, kolayca adam eksiltmesine yetebilecek seviyede ve teknik kabiliyeti ile birleşince kendisini bir dribbling ustası yapıyor. Pasları büyük oranda başarılı ama topsuz oyunda topla olduğu kadar rahat olmadığını da belirtmek gerekiyor. 1. Lig’den gelip en üst düzeye anında adapte olması ve şimdiden milli takımın değişmezleri arasına girmesi, gelecek adına en değerli avantajı. Steven Gerard hayranı bir Liverpool taraftarı olduğunu bilmeyen de yok.

Dele Alli, Tottenham’ın bu sezonki performansının da baş aktörlerinden biri. Ligde oynadığı 31 maçta 8 gol atıp 8 de asist yaptı, karşılığını da yeni bir sözleşmeyle aldı. 2015 Şubat ayında 5 milyon pounda transfer edilen Alli, aylık 40 bin pound kazandığı ilk kontratını beş buçuk yıllığına yeniledi ve kazancı 120 bin pounda yükseldi. Tüm bunlar bir kenara, yetenek tahlilinde bir dünya markası olan Sir Alex Ferguson’un Dele Alli için, “Paul Gascoigne’den bu yana gördüğüm en iyi genç orta saha oyuncusu” demesi Alli’nin geleceğine dair heyecanlanmamızı sağlayan en büyük gelişme oldu. Tek başına bile çok önemli bir referans…

Ruben Loftus-Cheek, Marcus Rashford ve Dele Alli. Futbolun beşiğinde sallanıp gelmiş yeni futbol sanatçıları. Bizlere ise sadece izleyip mest olmak kalıyor…

Bir Cevap Yazın